17 Kasım 2009 Salı

Stresi azaltan altı tavsiye

Eğer vücudunuzdaki hazır enerji kaynağını kullanmazsanız başınız dertte…
İşte altı özel tavsiye… :=)
Benim rahatlamam cok zordur sinirlenmişsem karşımdaki insanın pek şansı yoktur..
 dayak yememişse şanslıdır :=)
Ehh uzaktaysa yırtmıştır yediği küfürle kalır...

Kendinizi baskı altında hissettiğinizde adrenalin salgılarsınız. Adrenalin karaciğerin, fiziksel aktiviteniz için gerekebilecek enerji kaynağı şekeri depolamasını artırır...
Eğer vücudunuzdaki hazır enerji kaynağını kullanmazsanız yani koşmaz, kavga etmez, enerji harcamazsanız tehlike bu noktada başlar. Kandaki şeker asla kullanılmadığında yağ olarak depolanır. Bu nedenle kilo alabilirsiniz. Stresin ilk olumsuz yönü budur.
İkincisi ise, stres nedeniyle kapasitenizin üzerinde çok aşırı enerji harcayabilirsiniz. Bu durum bağışıklığınızı zayıflatır ve hastalıklara karşı korunmasız kalabilirsiniz. Bu halka sürekli tekrarlandığında yaşamınıza bile mal olabilir.
STRES FAKTÖRLERİNİZİ BELİRLEYİN!
Günlük yaşamınızda stresten uzak durmanın ve stressiz yaşamın yolları..
KAFEİNİ BIRAKIN
Kafein, adrenalini serbest bırakır ve artırır. Bu nedenle kahve içmeyi bırakın, bunun yerine kafeinsiz içecekleri veya bitkisel çayları tercih edin..
MEDİTASYON YAPIN
Düzenli olarak meditasyon yapın.. Bu sizin günlük streslerden arınmanızı ve kan basıncınızın azalmasını sağlar..
DERİN NEFES ALIN
Derin nefes almak stresi azaltır. Düzenli nefes egzersizleri yaparak, vücudunuzu arındırıp canlandırabilirsiniz. Her nefesi dışarı verişte beyninizin rahatladığını ve kan basıncının düştüğünü hissedeceksiniz. Tepeden tırnağa rahatlayıncaya kadar nefes alıp vermeye devam edin.
DAĞINIKLIĞI TOPARLAYIN
Kendi iyiliğiniz için aklınızdakileri ve yaşadığınız ortamı düzenleyin.. Çözümsüz sorunlar, sizi bekleyen işler stresinizi artırır. Sorunlarınızı gözden geçirin ve aklınızda tutmayın.. Aynı şekilde dolabınızı, çekmecelerinizi temizleyin.. Rahatladığınızı hissedeceksiniz. Genel temizliği 6 ayda bir tekrarlayın..
PROGRAMINIZI HAFİFLETİN
Takviminize göz atın.. Not aldığınız fakat yetişemeyeceğiniz aktiviteleri gözden çıkartın.. Bazı şeyler için gerçekten vaktiniz varsa kendinize ayırın. Bugünde tüm haftayı veya günü değerlendirin, yalnız kalın ve dinlenin..
PERSPEKTİFİNİZİ SINIRLAMAYIN, BAKIŞ AÇINIZI GENİŞLETİN..
Gün içinde neyin sizde strese neden olduğunu anlamaya çalışın.. Birçok iş yapma zorunluluğu sizi sıkıntıya sokuyor olabilir. Stres yaratan konulara bakışınızı genişletin.. Gerçekte olmayacak riskleri veya olumsuzlukları düşünmüş olabilirsiniz. Olumsuz şeyler düşünmeyin.. Bu önerileri günlük yaşamınızda uyguladığınızda hayatı daha sağlıklı, güçlü ve mutlu yaşayabilirsiniz.

7 adımda zirve

Dünya daha bir hızlı mı dönmeye başladı yoksa şirketlerin beklentilerine biz mi yetişemiyoruz?
Bizleri stres altına sokup, iş hayatındaki verimliliği azaltan bu beklentilerle başa çıkmak aslında sanıldığı kadar zor değil.
İnsan kaynakları uzmanlarına göre, üç tip çalışan portresi var:
1. Kendine olması gerektiğinden fazla güveni olan ve dolayısıyla, kendini geliştirme gereği duymayan.
2. Yaptığı işten sürekli tereddüt duyan ve bunun sonucu olarak, işinde hata yapmaya mahkum olan.
3. İş hayatını ve çalışma metotlarını bir dengeye oturtabilmiş, devamlı daha iyiye ulaşmak için çaba sarf eden.
Kuşkusuz, her firmanın hayalindeki üçüncü tip çalışan portresi. İşte size bu portreyi yaratmak için ihtiyacınız olan yedi ipucu:
Kariyer ufkunuzu genişletin
Unutmayın ki, her yönetici tuttuğunu koparan, kararlı elemanları sever. Mesleğinizle ilgili seminerlere ve kurslara gidip, kendinizi sürekli geliştirin. Örneğin, gazeteciyseniz sadece haber yazmakla kalmayıp, akşamları bir fotoğraf kursuna gidin ve bu çabanızı üstlerinizin bilmesini sağlayın.
Sizden öncekileri örnek alın
İş yerinde emin adımlarla başarıya ulaşmanın bir yolu da sizden önce sizin şu anki pozisyonunuzda olan ve sonra terfi etmiş kişilerin önceki projelerini araştırıp, onların çalışmalarından örnek almaktır. Bu kadar yükseldiklerine göre elbet kendilerini kanıtlamış oldukları özel bir çalışma tarzları vardır. Onların insan ilişkilerini gözlemleyip, ipuçları alabilirsiniz.
Hatalarınıza gülmeyi öğrenin
İnsanoğlu hata yapmadan tek bir gününü bile geçiremez. Siz de yaptığınız hataları, gözünüzde Beşiktaş yokuşu halinden Everest Dağı durumuna getirmeyin. Kendinize ve hatalarınıza gülüp geçmeyi öğrenmek, daha soğukkanlı olmanızı sağlayacak; soğukkanlı insan da yaptığı hataları en kısa zamanda düzeltebilen insandır.
Takım olmayı başarın
Çoğu insan için iş arkadaşlarıyla iyi geçinmek günümüzde her ne kadar zor bir şey gibi gözükse de iyi projeleri hayata geçirmenin en önemli kriteri bu. İş arkadaşlarınızı rakip olarak görmek yerine, onları aslında size yardım edecek kişiler olarak görmeyi başarabilirseniz kendinizi takımın bir parçası olarak hissedersiniz ve veriminiz de aynı oranda artar.
Önceki başarılarınızı hatırlayın
Herkesin iş yaşamında çok başarılı ve bazen de her şeyi birbirine karıştırıp, bir çuval inciri mahvettiği dönemler olur. Siz de, başarılı olamadığınızı, takdir görmediğinizi düşündüğünüz dönemlerde paniğe kapılmayın. Geçmiş dönemlerde elde ettiğiniz başarıları ve prestiji hatırlayıp kendinizi o an elinizde bulunan görev için motive etmeyi öğrenin.
Risk almaktan çekinmeyin
Planlı, programlı; getirileri ve götürü leri önceden düşünülmüş riskler sizin ne kadar cesur ve kendinize güvenli olduğunuzu gösterir. Kafanızda tamamen size ait bir proje belirleyip, şık bir sunum eşliğinde yöneticinize teklif halinde götürürseniz, projeniz hayata geçmese bile yöneticinizin beyninde yer ettiniz demektir.
Duygularınızı harekete geçirin
Rekabet ortamında, sizi diğer çalışanlardan ayıracak, farklı kılacak özellik EQ'nuzu (Duygusal zeka) nasıl kullandığınızda gizlidir. Örneğin, mükemmel bir reklam projesini müşteriye kabul ettirebilmek için ikna kabiliyetiniz haricinde müşterinizle iş dışında ilişkilerinizin ne kadar sıcak olduğuyla da ilintilidir.

İş yerinde stresle baş edebilirsiniz

Stres, hayatımızın kaçınılmaz bir parçası.
Duruma bağlı olarak yoğunluğu değişebilse de teknik anlamda hepimiz devamlı stres deneyimi yaşıyoruz, çünkü yapılacaklar listesine devamlı bir şeyler ekliyoruz
Bireyin normal olarak işlev görebilmesi için, bir miktar stres gerekli. Sinir sisteminin gerektiği gibi işlev görmesi için, görünürde belli bir uyarım miktarına ihtiyaç var. Stresle başa çıkma teknikleri araştırmacılar tarafından farklı şekillerde sınıflandırılmış. Bu konuda önemli çalışmaları bulunan Lazarus ve Folkman başa çıkma tepkilerini problem odaklı ve duygu odaklı olmak üzere iki grupta toplamışlar. Problem odaklı başa çıkmada, başa çıkmayı gerektirecek rahatsızlığa neden olan problem ele alınıp çözümlenmeye çalışılır. Ancak çok yoğun ve uzayan stresin yıkıcı fizyolojik ve psikolojik etkileri olabiliyor. Optimum düzeyden fazla olan stresle karşılaşmanın bireyin varlığını tehdit ettiği şimdiye kadar yapılan birçok araştırma ile kanıtlanmıştır. Bu nedenle stresle karşılaşan birey ya stresle yaşamaya alışacak ya da onun etkilerini azaltmak ihtiyacı hisseder. Birey, uzun süre stresin olumsuz etkileri ile yaşayamayacağından sağlığını korumak için onunla başa çıkmaya çalışır.
Stresle başa çıkma yollarını birey kendi kendine geliştirebileceği gibi bu konuda yapılmış araştırmalara ve yazılı kaynaklara da başvurabilir.
Zihinsel olarak stresle başa çıkma teknikleri kaynaklara göre şöyle sıralanıyor:
• Olumlu düşünce ve olumlu davranışın geliştirilmesi
• Zihinsel düzenleme, yerine getirilmesi olası olmayan inançlarla savaş
• Görsel imaj tekniklerini kazandırma
• Zihinde canlandırma (kendinizi durumla başa çıkarken canlandırmak)
• Düşünce biçimini objektif gerçeklere dayandırma
• Problemi çözmeye yardımcı değerlendirme biçimi
• Diğer insanlarla çatışma ve sürtüşmeleri azaltmaya yönelik bir yaklaşım
• Kişinin kısa ve uzun dönemli amaçlarına katkıda bulunan değerlendirme biçimi
Bu strateji daha aktif bir stratejidir ve duygusal uyarıcıların özelliklerine ilişkin doğru beklentilerin oluşmasını gerektiren, bilgi ve planlı eyleme giden mantıksal bir analiz içerir.
Problem odaklı başa çıkmada aşamalar;
• Problemi saptama: Problemin ne olduğunun açığa kavuşturulması stresin çoğunu hafifletir.
• Seçenekleri gözden geçirme: Problemi saptadıktan sonra olabildiğince çok seçenek üretmektir.
• Eyleme geçme
• Sonuçları değerlendirme
Duygu odaklı başa çıkma ise; duygunun kontrol edilemeyeceğine, bu nedenle kabullenmesine karar verildiğinde kullanılır. Duygu odaklı başa çıkma, daha pasif bir stratejidir ve birey stres durumunun yarattığı olumsuz duyguları kontrol altına alıp olumlu bir yönde odaklaşmaya çalışır.

İlişkiye cila çekin



Birbirinizi, cinsel ilişkisiz de mutlu etmenin bazı püf noktaları var.
İşte örnekleri; parfümde aşırıya kaçmayın, sevişme sırasındaki seslere kulak verin, eşinizin tadına varın!
Bebekliğimizden beri birçoğumuz, duyularımızın pek azını kullanırız. Cinsel ilişkiye girmeden de birbirimizi mutlu etmeyi öğrenirken, herbir duyunun sevişmeye yardımcı olması için nasıl kullanılacağını da bilmek, yararlı olabilir. Kokunun gücü Parfüm, parfümlü sabun, masaj için kokulu yağlar, çiçekler, oda parfümleri veya koku duyunuzu zenginleştirecek herhangi bir şey kullanın (hepsini birada değil ama!). Unutmayın ki, eğer çok fazla parfüm kullanırsanız, eşinizi tahrik eden doğal kokularınızı yok etme riskiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Çok temiz olmaya ve iyi yıkanmaya özen gösterin. Ama doğal kokularınızı yok edecek kadar da gıcır gıcır temizlenmeyin. Bu arada, belki de ilk kez, eşinizin bedeninin çeşitli bölümlerinin nasıl koktuğunu öğrenin. Ses efektleri Sevişirken eşinizin çıkardığı sesler oldukça tahrik edici olabilir. 'Seni seviyorum' anlamına gelen inlemeler, iç çekmeler ve çığlıklar, sevişmenin nasıl gittiğine ilişkin önemli ipuçlarıdır. Işıkları kapatarak,  sadece sesleri izleyerek, eşinizin cinsel uyarısının nasıl gitgide artığını gözleyin. Bedenlerinizin birbiriyle temasından meydana gelen seslerden haz almaya çalışın. Sevişirken güzel müzik kullanmayı da unutmayın.
Her şeyi görebilmek
Eşinizi günlük işlerini yaparken izlemekten zevk almaya, onunla ilgili nelerden hoşlandığınızı gerçekten anlamaya çalışın. Birbirinizin dış görünüşü üzerine iltifat yapın ve mutlu olduğunuz şeyler için teşekkür edin.
Tat almak
Dilinizle, eşinizin tüm bedeninin tadını öğrenmeye çalışın. Ağzının, yüzünün, teninin ve salgılarının tadına varın. Tad alma ve koku duyuları birbiriyle yakından bağlantılı olduğu için, koku egzersizleriyle başabaş gider.

Pedagoji Nedir


İyi anne baba olma sanatını doğuştan öğrenilen birşey değildir. İyi anne baba olup çocuğunuzun gelişimini desteklemek, potansiyelini ortaya çıkarmak için pedagogtan yardım almalısınız. Çünkü bazen onun için en iyi yapıyorum derken çocuğunuzun gelişimi engelliyor ve psikolojisine zarar veriyor olabilirsiniz.”
Eski yunanca ve latince de Pedagog: paidagogos’dan gelir. Anlamı çocukları, onlara eğitim vermekle görevli öğretmene götürmekle yükümlü köle. Oysa Pedagogu en iyi tanımlayacak kelime çocuk psikolojisi eğitmeni ya da çocuk psikologu olmalıydı. Çünkü Pedagog ne sadece bir Psikolog , ne sadece bir Eğitimci; buna Eğitim ve Psikolojisi uzmanı diyebiliriz.
Peki günümüzde pedagogun görevi nedir, ne zaman, neden pedagoga gidilmelidir? Bu konuda bütün anne babalara faydalı olacağını düşündüğüm bir kaç şeyi burda açıklamak istiyorum.
Hiç kimse anne-baba olma sanatını doğuştan öğrenmiyor !
Hiçbirimiz anne-baba okuluna giderek diploma adıktan sonra çocuk sahibi olmuyoruz. Belki planlı, belki supriz bir şekilde; buna psikolojik olarak hazır olarak ya da olmadan anne-baba oluyoruz. Çevremizden gördüklerimizle, annemizin bizi yetiştirmesinden öğrendiklerimizle, doğru yanlış bildiklerimizle çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Oysa çocuğunuzu yetiştirirken bir uzmandan destek almanız gerekir. Bu uzman da Pedagogtur.
Birinci çocuk denek değil !
Birinci çocukta anne baba olmayı öğreniriz, ikinci çocukta daha tecrübeli oluruz deyip, ilk çocuğun gelişimini ve eğitimini tehlikeye atamayız. İyi anne ve baba olmayı öğrenmek için pedagogdan yardım almalısınız. Pedagog çocuk psikologu ve aile danışmanıdır. Sadece sorunları çözmek değil, sorunların oluşma ihtimalini ordadan kaldırmak için aile ile işbirliğine girerek çucuğunuzun sağlıklı gelişimine katkıda bulunmak için aileyi bilgilendirir. Pedagoga anne babanın çocuk “yetiştirme rehberi” de diyebiliriz.
Pedagogun görevi; çocuğun ruhsal dünyasında herşey yolunda mı, anne babanın yaklaşımda bir sorun var mı, okulda evde durumlar nasıl? Bunları takip ve kontrol etmektir.
Bu görev daha siz anne adayıyken başlar. Anne adayının, anneliğe psikolojik olarak hazır hissetmesi ve çocuk sağlığı konusunda bilgi alması için bir uzmanla düzenli görüşmesi; çocuk doğduktan sonra ise annenin psikolojik danışmanlık desteği almaya devam etmesi gerekir. Anne- babanın çocuklarını yetiştirme konusunda her dönemde destek alması çocuğun saglıklı büyümesinde önemli rol oynuyor.
Çocuklarınızın yiyecek, içeçek, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken zihinzel, duygusal, sosyal ve ruhsal ihtiyaçları için ne yapıyorsunuz?
Anne baba olarak çocuklarımız için her zaman en iyisini yapmak isteriz. Kendimiz yemeyip çocuklarımıza yediririz. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçlarını karşılarken diğer gelişim alanları için neler yapıyorsunuz?; çocuğunuza bir kaç eğitici oyuncak almak, odasını süslemek yeterli mi, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişimi destekleyici oyunlar oynuyormusunuz? Çocuğunuza karşı yaklaşımınız, iletişiminiz nasıl? Çocuğunuzla fazla ilgili mi, çok mu ilgisizsiniz, bunu nasıl dengeliyorsunuz? Çocuğunuz limitlerini biliyor mu, bunu nasıl öğretiyorsunuz, yoksa çocuğunuz “hayır” dan anlamıyor mu? Bu soruların cevabını yine Pedagogtan alabilirsiniz.
Sizin çocuğunuz “ayrı bir dünya” ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: “Her yarazmazlık yaptıktan sonra sabah akşam tok karna şu ilacı verin” gibi.
Çocuğunuz hasta olunca doktora gidersiniz, doktor recete yazar ve o ilaçları alarak tedavisini yaparsınız. Çocuğunuzun sağlıklı büyümesi için vitaminli yiyecekleri bilir, onlarla beslersiniz; kaliteli, sağlıklı oyuncakları ve kıyafetleri tercih edersiniz; tüm sevgi ve ilginizi verirsiniz. Tüm bunları tek başınıza yapabilirsiniz. Fakat tek başınıza çocuğunuzun zihinsel, sosyal, duygusal gelişimini destekleyebileceğiniz, “sizin çocuğunuza özel yazılmış” ne bir kitap ne de bir ilaç yok. Mutlaka ki çocuk psikolojisi ve sağlığıyla ilgili kitaplar okumak size destek olacaktır. Fakat bunlar tek başına yeterli olamayacaktır. Hatta siz Pedagog bir anne olsanız bile objektif bir şekilde değerlendirilmeye ihtiyaç duyacaksınız. Hiçbirimiz anne-baba okuluna giderek diploma adıktan sonra çocuk sahibi olmuyoruz. Belki planlı, belki supriz bir şekilde; buna psikolojik olarak hazır olarak ya da olmadan anne-baba oluyoruz. Çevremizden gördüklerimizle, annemizin bizi yetiştirmesinden öğrendiklerimizle, doğru yanlış bildiklerimizle çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Oysa çocuğunuzu yetiştirirken bir uzmandan destek almanız gerekir. Bu uzman da Pedagogtur.
Unutmayın sizin çocuğunuz ayrı bir dünya. Farklı karakterlere sahip anne, baba, çocuğun biolojik özellikleri, yaşadığınız küçük çevrenin özellikleri, sizin inadıklarınız, yaşadılarınız, tüm bunlar çocuğunuzun dünyasını oluşturuyor ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: her yaramazlık yaptıktıktan sonra şu ilacı verin diye birşey de yok.
Çocuğunuzun içinde bulunduğu şartlara ve duruma göre çocuğa yaklaşım farklılık gösterecektir. Bu nedenle Pedagog size hangi durumda ne yapmanız gerektiğini, o şartlara göre, çocuğunuzun gelişimsel ve bireysel özelliğini dikkate alarak değerlendirecektir.
Çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçları her yaşta farklılık gösterir.
Çocuklar bebeklik döneminde çok hızlı büyür ve haftalar bile önemlidir. Daha sonra gelişimleri yavaşlar ve her yaşta farklı bir psikolojik, biolojik dönemin içindedir. Bu dönemin özelliklerini bilerek, çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaclarını dikkate alarak Pedagog sizin çocuğunuza özel size “çocuğunuzu yetiştirme klavuğu” yapar. Böylece çocuğunuza karşı tutum ve davranışlarınız doğru mu, değil mi bunu bilirsiniz ve bunun bilincinde kendine güvenen anne babalar olursunuz.
Pedagoga gitme sıklığı çocuğun yaşına ve yaşadığı problemlerinin türüne göre değişir.
0-15 yaşa kadar uzman bir Pedagogla senede bir kaç defa görüşmeniz çocuğunuzun en kritik dönemleri en az zararla atlatmasına yardımcı olur. Pedagoga gitme sıklığı çocuğunuzun yaşına, yaşadığı döneme göre degişir. 3-6 yaşta en az üç ayda bir gidebilirsiniz. Eğer çocuk kritik bir dönemdeyse ya da siz kritik bir dönemdeyseniz, o durumun özelligine göre, o dönemi atlatana kadar daha sık gitmeniz gerekebilir.
Anaokulu tek başına yeterli değil !
Çocuğunuzun zihinsel, sosyal-duygusal gelişimi için sadece anaokuluna göndermeniz de yeterli değil. Çünkü anaokulunda neler yaşanıyor, evde neler yaşanıyor ve bu ikisi arasında kalan çocuğun psikolojisi nasıl, herşey evde de okulda da yolunda mı, yoksa size mi herşey yolunda gözüküyor? Yine tüm bu soruların cevabını ancak bir Pedagodan alabilirsiniz. Pedagog çocuğunuzun bireysel özelliklerini dikkate alarak ne yapmanız hakkında sizi yönlendirir ve bir program uygular.

C Vitamininin Yararları



C vitamini Hakkında
Kış aylarının popüler vitamini olan C vitamininin önemi, dünya sağlık örgütlerince bir kez daha tescilleniyor. Özellikle kansere karşı etkisinin keşfedilmesi ve fazla alınmasının yan etkilerinin az olması, C vitamininin önemini artırıyor.
C vitamini, gribe ve soğuk algınlığına yol açan virüslerin mukozaya yapışmasını ve çoğalmasını önlediği ve vücut direncini artırdığı için özellikle kış aylarında daha da önem kazanıyor. Strese, yorgunluğa ve sigaranın yarattığı olumsuzluklara karşı etkileri de saptandığından, özellikle kent yaşamındaki önemi artıyor.
C vitamini, yaşlanma sırasındaki dejenerasyondan korunma sağladığı düşünülen antioksidan özelliği nedeniyle de popüler olmaya başladı. Hem C vitamini içeren sebze ve meyvelerin bolluğu, hem de C vitaminine olan ihtiyaç nedeniyle, C vitamini, adeta kış aylarının vitamini.
C vitamini yetersizliği enfeksiyonlara karşı direncin azalması, iştah azalması, yaraların iyileşmesinde gecikme, diş eti şişmesi ve kanaması, kansızlık, yorgunluk, eklemlerde şişmelere neden olur. C vitamini eksikliğinin en uç belirtisi kemiklerde kırılmalarla belirlenen skorbüt hastalığıdır.
Ayrıca depresyon, yüksek tansiyon, eklem iltihabı, ülser, damar sorunları, alerji ve safra kesesi taşları bir çok sağlık sorununun C Vitamini ile ilişkili olduğu düşünülüyor. Vücuttaki C vitamini eksikliği, yorgunluk, kansızlık, ateş, diş ve dişeti rahatsızlıkları, yaraların kapanmasında gecikme ve enfeksiyonlara karşı direncin azalması şeklinde kendisini gösterir.
C vitamini vücutta depolanmadığı ve idrarla atıldığı için, fazlası az sorun oluyor. Ciddi yan etkileri pek yok. Çok fazla alındığında bulantı ve ishale neden oluyor. Ayrıca karın ağrısı, idrarda yanma, deride hassasiyet görülebilir.
C vitamini yüksek dozda tüketildiğinde B vitaminini azaltıyor, bu nedenle kimi toksik etki yapan vücutlarda böbrek taşı oluşmasına neden oluyor.
C VİTAMİNİ YARARLARI
A, B, E vitaminlerinin, demir ve kalsiyumun vücutta daha iyi kullanılmalarını sağlıyor.
Kılcal damar yapısını kuvvetlendiriyor.
Koroner kalp hastalığı oluşum riskini azaltıyor.
C vitamininin kansere karşı da en etkin maddelerden biri olduğu saptandı.
Yaraların kapanmasını sağlayan enzimlerin oluşumunda etkili.
Gözleri, güneşe ve güçlü ışıklara karşı koruyarak katarakt oluşumunu engelliyor.
Kemiklerde, dişlerde, diş etlerinde, ligamentler ve kan damarlarındaki vücut hücrelerinin büyümesine ve sağlığını korumasına yardımcı oluyor.
Vücudun strese yanıt vermesine yardımcı oluyor.
Vücuttaki bazı hormonların işleyişinde görev yapıyor.
Kolesterol düzeyini dengeliyor.
Antioksidan özelliğe sahip.
C Vitamini Nelerde Bulunur – C Vitamini İçeren Yiyecekler Hangileridir?
C vitamini en çok taze meyve ve sebzelerde bulunur. Kuşburnu, misket limonu, frenk üzümü, portakal, greyfurt, yeşil biber c vitamini kaynakları arasında olan besinlerdir. Domates, karnabahar, ıspanak, patates gibi besinler de içinde C vitamini bulunan besinler arasındadır.
Günlük C Vitamini İhtiyacı
C vitamini kullanımı : Önerilen C vitamini miktarı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu vitamin için RDA (Önerilen Günlük Doz) 60mg’dır fakat bilhassa belirli bir sağlık durumu riski ile karşı karşıyaysanız birçok sağlık uzmanı 500 mg lık dozlar önerir. Şayet genel sağlığınızı bir multi vitamin veya besin takviyesi ürünü ile iyileştirmek istiyorsanız, formülde 40 ila 60 mg askorbik asit makul miktar olmalıdır.
C Vitamini Fazlalığı: Bulantı kusma ve ishale neden olur. Fazla c vitamini alımı böbrektaşı riskini artırabileceği belirtilmektedir.
C Vitamini Eksikliği: C vitamini eksikliğinde skorbüt denilen hastalık ortaya çıkar. Dişeti kanamaları ve çürümeler görülür. Enfeksiyonlara karşı direnç zayıflar.

A Vitamininin Yararları


A Vitamini Nedir?
A Vitamini doğal olarak iki farklı şekilde meydana gelen yağda eriyen bir maddedir. Biri sadece hayvansal gıda kaynaklarında bulunan hazır besin maddesi olan retinoldür.
Diğeri karoten olarak bilinen pro-vitamin şeklindedir, o da ihtiyaç halinde sadece retinole dönüşür. Bu hem hayvansal hem de bitkisel gıda kaynaklarında bulunmaktadır.
A Vitaminin Faydaları Nedir?
Bu vitamin göz sağlığını muhafaza etmek için temel bir besleyicidir. Gece körlüğüne karşı etkilidir ve birçok göz bozukluklarının tedavisine yardımcı olması A vitamini faydaları arasındadır.
Vücudunuz bu mikro besleyiciye cilt, saç, dişler ve kemiklerin oluşum ve muhafazası için de ihtiyaç duyar.
A vitaminin yararları arasında enfeksiyonlara karşı koruyucu etkisinin bulunmasından dolayı aynı zamanda “enfeksiyona karşı vitamin” olarak da bilinir. Zira vücudun doğal savunma sistemini akyuvarları (T-hücreleri) ve antikor üretimini artırarak güçlendirir.
A Vitamini İçeren Besinler
A vitamini içeren hayvansal besinler : Balık yağı, yumurta,süt, karaciğer, tereyağı, peynir A vitamini bulunan hayvansal kaynaklardır.
A vitamini içeren bitkisel besinler : Havuç, ıspanak, lahana, biber, brokoli, koyu yeşil sebzeler A vitamini içeren yiyecekler arasındadır. Portakal, mandalina, kayısı gibi meyveler A vitamini içeren meyveler içinde yer alır.
A vitamini Eksikliği Belirtileri Nelerdir?
A Vitamini karaciğerde depolanır ve retinol veya karoten alımı düşük olduğunda vücut onu bu kaynaktan kullanır. Dolayısıyla, bir eksiklik kısa vadede meydana gelmez. Ancak bu maddenin emilimi yağ varlığına bağlı olduğundan, herhangi bir yağ emilim problemi bir eksikliğe yol açabilir.
A vitamini eksikliği: gözde kornea hasarı sonucunda gece körlüğü gibi göz bozukluklarına sebep olabilir. Göz altı lekeleri görülür. Eksiklik bağışık sistemini zayıflattığından, aynı zamanda vücudun enfeksiyonlarla mücadele kapasitesi de azalır.
A vitamini Fazlalığı: Yüksek dozda sürekli kullanım halinde A vitamini zararları ortaya çıkar. A vitamini fazlalığı baş ağrıları, eklem ağrıları, bulantı, kusma, saç dökülmesi, karaciğer sorunlarına ve riskli doğuma sebep olur. Hamile kadınlar doktorun önerdiği doza uymalıdır.
A vitaminleri akne ilaçlarıyla birlikte kullanılmamalıdır.
A Vitaminin Kullanımı
A vitamini kullanımı : RDA (Önerilen Günlük Kullanım) değeri günlük 4,000-5,000 IU dür. Beta karoten için resmi bir RDA yoktur ancak 10,000 ve 15,000 IU arası RDA değerinin eşdeğeridir. Bu maddenin fazla miktarları kemik ağrısı, saç dökülmesi, halsizlik ve baş ağrıları gibi toksik yan etkilere sebep olabilir ve günlük 15,000 IU ‘yu aşan dozları yalnızca mutlak doktor gözetimi altında almalısınız.
A vitamini Ne İşe Yarar ve A Vitamini Fonksiyonları Nelerdir?
A vitaminin yararları arasında göz sağlığının korunması ve bazı göz sorunlarında tedaviye yardımcı olması en çok bilinen faydalarından biridir. Gece körlüğüne karşı etkilidir.
Akyuvarları (T-hücreleri) ve antikor üretimini artırarak bağışıklık sistemini güçlendirmesi bir diğer A vitamini faydaları arasındadır.
Kemik, diş, saç ve cilt sağlığı için gerekli bir vitamindir. A vitamini bazı cilt proplemlerinin tedavisinde uygulanmaktadır. (Akne gibi)
Günlük A Vitamini İhtiyacı – A Vitamini Dozu : A vitamini kullanımı kadınlarda 4 bin ünite erkeklerde ise 5 bin ünite olarak tavsiye edilmektedir.
Hamilelikte A Vitamini : Gebelikte A vitamini önerilen doza uygun olarak alınmalıdır. A vitamini eksikliğinde düşük ağırlıklı doğum oluşabilir. Ancak A vitamini fazlalığı da bebek için risklidir
A Vitamini Hangi Vitamin ve Minerallerle Birlikte Alınmalıdır?
A Vitamini şayet B kompleks, C, D, E vitaminleri, kalsiyum, fosfor ve çinko ile birlikte kullanıldığında daha etkilidir.

Kola’nın Zararları


Hemen Hemen Herkesin Vaçgeçemediği ve Özellikle Yaz Aylarının Vazgeçilmez İçeceği Kola Hakkında Bilmediklerimiz.
İşte 1 Bardak Kolanın marifetleri.
Kola içince 1 saat içinde vücudumuzda olanlar…
İlk 10 dakika: 10 çay kaşığı şeker almış vücudunuza girer (Günlük almanız gereken şeker miktarının tamamı kadar).
Fosforik asit tat alma duyunuzu keser ve aşırı şeker yüklemesinden dolayı kusmanızı engeller.
20 dakika: Kan şekerinizde ani bir yükselme olur, yüksek miktarda insülin patlamasına neden olur. Karaciğeriniz vucudunuzdaki şekeri yağa çevirerek buna bir yanıt verir. Bu sadece bir kaç dakika içinde olur
40 dakika: Kafein absorbsiyonu tamamlanır. Göz bebeklerniz büyür. kan basıncınız yükselir, karaciğeriniz kana daha fazla şeker pompalamaya başlar. Beyninizdeki adenozin reseptörleri rehaveti önlemek için bloke olur.
45 dakika: Beyninizde dopamin salgısı artar. Bu tıpkı eroinin vücuttta yaptığı tepkimelere benzer.
60 dakika: Kafeinin diüretik özellikleri baş gösterir (tuvalet ihtiyacı).Buda vücutta depolanmış kalsiyum, magnezyum ve çinkonun da beraberde dışarı atılması demek.
Bir süre sonra şeker ihtiyacını tekrar duymaya başlayacaksınız, kendinizi halsiz ve bitkin hissedeceksiniz. Vucüdunuzda kola ile alığınız bütün su tekrar dışarı atıldığı için sussuzluğunuz tekrar hissedeceksiniz. Şekeri ihtiyacını takiben, kafein isteğide başlayacak (sigara da ki gibi)

Kulak Çınlaması

Çınlama ne demektir?

Varolmayan bir sesin algılanmasına çınlama(tinnitus) adı verilir. Bu ses hasta tarafından çok farklı karakterlerde tarif edilebilir ancak sesin karakteri ne olursa olsun çınlama olarak adlandırılmaktadır. Ancak çeşitli psikiyatrik rahatsızlıklarda karşılaşılan insan sesleri ve konuşmalar duyulması gibi problemlerden ayırt edilmelidir.
Kulaktaki çınlama sesi nereden kaynaklanmaktadır?
Çınlama genelde bir işitme kaybına eşlik eder. Çınlama sesinin asıl kaynağı olan noktayı tam olarak saptamak zor olmak ile birlikte işitme yollarında yer alan sinir hücrelerinin işitme kaybı sonucu bir elektriksel aktivite ürettikleri ve bunun beyin tarafndan çınlama sesi olarak algılandığı düşünülmektedir.
Çınlamanın sebepleri nelerdir?
İşitme azlığına yola açabilecek her problem çınlamaya yol açabilir. Kulak yolunu tıkayan kulak kiri, dış kulak yolu ve orta kulak iltihabı, kulağın yüksek sese maruz kalması, kulağa zararlı bazı antibiyotikler ve uzun süre aspirin alımı, kulak ve kafa travmaları, otoskleroz ve Meniere hastalığı gibi bazı iç kulak hastalıkları, çene eklemi bozuklukları, yüksek tansiyon, damar sertliği, iç kulak ve beyin sapı tümörleri ve pek çok farklı sebep çınlamaya yol açabilir.
Çınlama sık görülen bir durum mudur?
Nüfusun yaklaşık yüzde 20 sinde çınlamaya rastlamak olasıdır. Sessiz ortam ve günlük uğraşıların az olması çınlama algılamasını artırmaktadır. Hiç ses geçirmeyen kabinlerde yapılan çalışmalarda, tamamen sağlıklı genç insnların çok aşırı sessiz bir ortamda yüzde 95 oranında çınlama algıladıkları (sessizliğin sesi) ortaya konmuştur. Bu nedenle çınlama sesinin aslında hepimizin kulağında var olduğu ancak bazı rahatsızlıklar sonucu algılanabilir düzeye çıktığını düşünmek olasıdır.
Çınlama zarar verir mi?
Çınlamanın kendisi bir hastalık değildir, bir belirtidir. Çınlamanın kişiye doğrudan bir zararı olmaz ancak çınlamayı oluşturan sebep zarar verici olabilir. Bu nedenle her çınlama hastası araştırılarak sebep ortaya konmaya çalışılmalıdır. Bazı kişilerde çınlama sebebi ne olrsa olsun çok ciddi psikolojik etkilere yol açar. Bunların arasında depresyon, anksiyete, dikkat bozukluğu, uyku problemleri ve intiharı sayabiliriz. Bu durumda çınlamanın bir zararından söz etmek olasıdır.
Çınlama tedavi edilebilir mi?
Her çınlama tümüyle ortadan kaldırılamasa da her hastaya yardım etmek mümkündür. Çınlama hastasına yapılabilecek en büyük kötülük, hastaya ‘alışman lazım, bu ses seninle mezara kadar devam eder, yapabilecek bir şey yok’ gibi ifadeler kullanarak zaten tedirginlik ve korku içinde olan hastayı daha da endişeye sürüklemektir. Her hasta için hastayı daha iyi duruma getirecek, çınlama ile başetmelerini sağlayacak tedavi yöntemleri vardır.
Çınlaması olan hasta nasıl tedavi edilir?
Çınlaması olan bir hastada ilk yapılması gereken şey ayrıntılı bir tıbbi hikaye alımı, muayene ve tetkikler ile çınlamanın sebebinin ortaya konulmasıdır. Bu şekilde yukarıda sayılan çınlamaya yol açabilecek hastalıkların olup olmadığı araştırılmış olur. Bu inceleme sırasında hekiminiz işitme testi (odyogram)ve kulak basınçlarına yönelik testler (timpanogram) isteyecektir.
Bunun yanında bazı başka kulak ile ilgili testler de istenebilir; iç kulak tüylü hücre fonksiyonlarını ölçen otoakustik emisyon, iç kulak basınç artışı varlığını araştıran kohleografi, işitme siniri ve beyin sapındaki işitme ile ilgili elektriksel dalgaları ölçen ERA testi, denge sistemini araştıran nistagmografi gibi. Bunların yanında kulak yapılarını görüntülemek için bilgisayarlı tomografi (BT) veya manyetik rezonans görüntüleme MRI istenebilir. Hastanın çınlamasını açıklayacak bir problem saptanabilir ise bu rahatsızlığın tedavisine yönlenilir. Bu şekilde çınlamanın azalması veya kaybolması söz konusu olabilir.
Çınlamanın sebebine göre bu tedavi kulak yolundaki kirin veya yabancı cismin çıkarılması, ilaç etkileşiminde zararlı olan ilacın kesilmesi, gürültüden etkilenmede gürültüden kaçınılması gibi basit önlemler yanında, kulak iltihabının veya orta kulak boşluğundaki sıvının tedavisi, kulak zarındaki deliğin cerrahi olarak onarımı, kulak kemiği içinde yer alan iltihabın cerrahi olarak temizlenmesi, otoskleroz hastalığında hastalıklı işitme kemikçiğinin protez ile değiştirilmesi, işitme siniri tümörlerinde cerrahi veya radyoterapi ile tedavi gibi daha kapsamlı tedaviler olabilir. Bir grup hastada tedavi edilecek bir sebep bulunamasa da işitme kaybı tespit edilebilir.
Bu hastalar işitme cihazı ile rehabilite edilirlerse hem işitme kayıpları düzeltilmiş olur hem de çınlamaları fayda görür. Bir diğer grup hasta da ise tedavi edilebilecek bir problem olmadığı gibi düzeltilecek bir işitme kaybı da yoktur. Bu hastalara iç kulak kan dolaşımını artıracak bazı ilaçlar verilebilir. Bunu yanında pek çok farklı etken madde içeren ilaç çınlama hastalarında denenmiştir. Ancak hiç bir ilacın yüzde 50 yi geçen bir etkinliği yoktur.
Çınlamanın bilinen klasik tedaviler dışında tedavisi var mıdır?
Çınlama insan vücudunda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde bir gerginlik ve stress yaratır. Vücut gerginliğini ve kas stresini azaltmayı hastaya öğreten cihazlar ile çınlama hastalarına yardımcı olunabilir. Tinitus retraining therapy (TRT) isimli bir teknik ile de çınlama hastası çınlamayı bilinç altında sağlığına bir tehlike olarak algılamamayı öğrenebilir ve çınlamaya karşı kendini yeniden şartlandırabilir. Pek çok çınlama hastası çınlama sesini sağlıklarına karşı bir tehdit olarak algılarlar, ciddi bir rahatsızlığın belirtisi olarak görürler, bu da zaman içerisinde çınlama sesinin giderek artmış olarak algılanmasına yol açar. TRT bu kısır döngüyü bozarak hastanın çınlama sesi ile başetmesini ve bir süre sonra sesin daha düşük olarak algılanmasını sağlar.
Her hastanın çınlaması tedavi edilebilir mi?
Çınlama ancak çınlamayı oluşturan sebep tam olarak tespit edilir ve ortadan kaldırılırsa tedavi ile geçebilir. Bunun dışındaki hastalarda çınlamanın sağlığa bir tehdit oluşturmadığı gösterilir ve hastanın endişesi ortadan kaldırılırsa hasta bir süre sonra çınlamayı algılamamaya başlayacaktır. Çınlama tedavi edilmesi gereken bir hastalık değildir. Hastayı rahatsız etmediği sürece de tedavi edilmesi gerekmez.
Çınlama hastalarına ne önerilebilir?
Çınlaması olan hasta uygun bir merkezde gerekli muayene ve tetkiklerini yaptırarak çınlamasının düşük bir olasılıkla da endişe verici bir hastalık kökenli olmadığından emin olmalıdır. Bu hastalar sessiz ortamda kalmaktan kaçınmalıdır. Sessizlikte dış ortamdan gelen sesler azalacağı için beyin iç sesleri dinlemeye başlar. Gece yatağa yatılınca veya sabah uyanınca etraf daha sessiz iken açılan hafif bir müzik sesi çoğu hastanın çınlamasını baskılayacak ve rahatsızlık verici olmasını engelleyecektir. Bunun dışında genel sağlık kurallarına dikkat edilmesi, yüksek tansiyon, kan yağlarının yüksekliği, şeker hastalığı gibi hastalıklar mevcut ise bu hastalıklarının gerektirdiği tedaviler ve diyet gibi önlemlere uyulması kulak sağlığı açısından da çok önemlidir.

Astım Hastalığı


Astım, dış ortamda bulunan çeşitli alerjenler (alerjik reaksiyona neden olan madde), sigara dumanı, duygusal faktörler, egzersiz, soğuk havaya maruz kalma gibi tetikleyici faktörlere karşı, havayollarının (bronşların) daralması ile kendisini gösteren ve ataklarla seyreden kronik bir akciğer hastalığıdır.
Ataklar dışında çoğu kez hiçbir yakınması olmayan hastada atak sırasında nefes darlığı, öksürük, hışıltılı solunum, güçlükle balgam çıkarma, göğüste sıkışıklık hissi gibi belirtiler vardır ve bu belirtilerin şiddeti hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir. Ataklar genellikle gece sabaha karşı ortaya çıkar, kendiliğinden veya ilaç kullanarak geriler ve kaybolur ancak yeni bir atakla tekrar ortaya çıkar. Tedavi görmemiş ya da düzensiz tedavi görmüş olgularda, zamanla atak sıklığı ve şiddeti artar. Bu hastalarda, nefes darlığı, hışıltılı solunum ve göğüste sıkışıklık hissi gibi belirtiler süreklilik kazanabilir.
Astımın görülme sıklığı, ülkeden ülkeye değişmekle birlikte yaklaşık olarak 10%-15% kadardır ve gelişmiş ülkelerde oranın daha yüksek olduğu bilinir.
Astım için risk faktörleri nelerdir?
Astım için risk faktörleri genetik ve çevresel faktörler olmak üzere iki ana grupta ele alınabilir. Genetik faktörlerden en önemlisi alerji varlığıdır. Alerji genetik geçiş gösterir. Bu geçişten sorumlu bazı genler tanımlanmıştır. Çevresel faktörler ise alerjenlere, mesleksel bazı toz ve kimyasal maddelere, sigara dumanına ve hava kirliliğine maruziyet; sık sık viral üst solunum yolu enfeksiyonları geçirmek olarak sıralanabilir. Yapılan çalışmalarda tüm dünyada astıma en sık neden olan alerjenin ev tozu akarları olduğu görülmüş ve bu durumun yaşamın başlangıcında, yani bebeklik döneminde evde yoğun olarak ev tozu akarlarına maruz kalmanın sonucu olduğu anlaşılmıştır. Yine çevresel faktörlerde sigara dumanına maruz kalma son derece önemlidir. Örneğin gebelik döneminde sigara içen annelerin, çocuklarında astım ve diğer solunum sistemi hastalıklarının daha sık görüldüğü saptanmıştır. Sigara aynı zamanda ortamda bulunan alerjenlere karşı duyarlılık gelişmesine sebep olmaktadır.
Hastalığa ait belirti ve bulgular nelerdir?
Astım, karakteristik olarak ataklar halinde seyreden; nefes darlığı, göğüste sıkışıklık hissi, hışıltılı solunum, öksürük, zor çıkarılan çok koyu, sert ve yapışkan balgam gibi yakınmalara neden olan akciğer hastalığıdır. Hastaların birçoğunda astımla birlikte alerjik rinit (saman nezlesi, alerjik nezle), sinüzit, alerjik konjonktivit (göz alerjisi), egzama gibi hastalık öykülerinin de olduğu saptanır. Yine hastaların atakları ile ilgili özellikler sorgulandığında, bunların çoğu kez gecenin ilerleyen saatlerinde ve sabaha karşı ortaya çıktıkları veya tetikleyen faktörlerle (alerjen, soğuk hava, kirli hava, sigara dumanı) karşılaşma durumunda geliştikleri anlaşılır.
Atakların şiddeti sadece hafif bir öksürükten, yoğun bakıma yatmayı gerektirecek ciddi solunum yetersizliğine kadar çok geniş bir yelpazededir. Ataklar kendiliğinden gerileyebilir ya da geçebilir ancak hasta çoğu kez astım ilaçlarını kullanarak rahatlar. Atak sırasında astım tanısı koymak hekim için kolaydır çünkü hastalığın karakteristik muayene bulguları vardır. Atak dışında ise hastalığın öyküsü hekimi astım tanısına yönlendirir. Tanı için hastadan akciğer grafisi, solunum fonksiyon testleri, alerji testi, bazı kan tetkikleri istenilir. Genellikle, atak dönemi dışında akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testleri normaldir. Alerji testlerinde ise ev tozu akarları, ağaç, çiçek, tahıl polenleri, evcil hayvan tüy ve epitelleri gibi alerjenlere karşı reaksiyon görülebilir.
Tedavi
Astım; hastalık çok ilerleyip geri dönüşümsüz safhaya girmediği sürece kolaylıkla kontrol altına alınıp tedavi edilebilen bir hastalıktır. Astım tedavisinde kullanılan ilaçlar temel olarak solunum yoluyla alınır ve bu ilaçlar 2 grupta ele alınabilir. Birinci grupta semptom giderici yani hastayı rahatlatıcı ilaçlar yer alır. Bunlar yine solunum yoluyla kullanılan ilaçlardır ve atak belirtileri ortaya çıktığında hekimin önerdiği şekilde kullanılır. Etkileri 1-2 dakika içerisinde başlar ve hastanın nefes darlığı, hırıltılı solunumu, öksürüğü azalır ya da kaybolur. Semptom giderici ilaçların genellikle hastalığı tedavi etme ya da kontrol altına alma gibi etkileri yoktur. İkinci grupta ise hastalığı tedavi eden ya da bir başka deyişle kontrol altına alan ilaçlar yer alır. Bunların büyük bir kısmı solunum yoluyla kullanılmakla beraber tablet yada enjektabl bazı ilaçlar da, gerektiğinde bu amaçla kullanılabilir. Hastalığın seyri ve hastanın yaşam kalitesi temel olarak bu ilaçlar ile belirlenmektedir. Düzenli tedavi gören hastaların büyük çoğunluğunda, astım yaşamı olumsuz yönde etkilemez. Ancak eksik ya da düzensiz tedavi veya bilinçsiz ilaç kullanımı, hastalığın giderek ilerlemesine, atak sıklık ve şiddetinin artmasına ve nihayetinde hastanın sürekli ataktaymış gibi nefes darlığı ve diğer şikayetlerle yaşamasına neden olur.

D Vitamininin Yararları


D vitamini nedir ve D vitamini nelerde bulunur?
D vitamini ihtiyacı büyük oranda güneş tarafından karsılanır. Güneşin ultraviyole ışınları cilt yağını D vitamini üretmesi için harekete geçirir. Günde 10- 15 dk güneş ışığı almak D vitamini sentezi için yeterlidir. Yaz ayları süresince 3 hafta güneşlenmenın altı aylık D vitamini gereksinimini karşılayabileceği belirtilmektedir. Ten rengi koyu olanların açık tenlilerden daha fazla güneşte kalmaları gerekir.
D vitamini hangi besinlerde bulunur?
D vitamini besinler yoluylada alınabilir. Balık yağı, süt ve süt ürünleri, sardalya, uskumru, somon, ton balığı, yumurta sarısı, tereyağı, yulaf ezmesi gibi besinlerde D vitamini bulunur. D vitamini içeren besinlerde D vitamini etkin halde bulunmaz, önce karaciğer sonra böbrek tarafından iki aşamada aktif hale dönüşür. Ancak beslenmeyle D vitamini gereksinimini karşılamak oldukça zordur.
D Vitamini Yararları
Kemik ve dişlerin güçlenmesini sağlar. Kalsiyum ve fosforun emilimi için gereklidir. Sinir sistemi, bağışıklık ve bazı hormonlarin düzenlenmesinde görev alir.
D vitamini eksikliği kemik ve kas güçsüzlügüne sebep olur.
Bebeklerde ve çocuklarda D vitamini eksikliği ; Bebekler ve 5 yaşaltı çocuklar için D vitamini oldukça önemlidir. Eksiklik durumunda vücut kalsiyumu kullanamaz ve raşitzm meydana gelir.
Güçlü kemik yapısı için yaşlı insanların kalsiyum ile birlikte D vitamini almalarıda önerilmektedir.
Menopoza bağlı osteoporozda kalça ve omurga kırıklarını engellemek için sadece kalsiyum almak yeterli değildir. Kalsiyumun emilimi için D vitamini de gereklidir. D vitamini kalsiyumun emilimini %65 oranında artırmaktadır.
Günlük D vitamini ihtiyacı yetişkinler için 400 IU dur.
Antiasitler ve bazı kolesterol ilaçları D vitamini emilimini etkiler.
Fazla D vitamini kullanımı bebeklerde zihinsel ve fiziksel geriliğe, çocuklarda boyun kısa kalma sonucuna sebep olabilir.
Fazla D vitamini zehirlenmeye neden olabileceği için dr. gözetiminde kullanılmalıdır.
D vitamini (Kalsiferol)
Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler, kalsiyumla birlikte kemik ve dişleri güçlendirir. Hücrelerin büyümesinde ve kas ile sinir sistemlerinin düzenli işlevinde önemli rol oynar. Yüksek tansiyonu düşürür. Son yıllardaki araştırmalar, D vitaminin kalın bağırsak, kemik, deri, kolon ve meme kanserinden koruyucu etkisi olduğu ve vereme karşı bağışıklığı artırdığı ortaya çıkmıştır.
D Vitamini Hangi besinlerde bulunur?
D vitamininin başlıca kaynağı, güneş ışınlarıdır. Güneşlenme ile günlük gereksinimin yüzde 80?i karşılanır. En çok yağlı balıklar, karaciğer, yumurta sarısı, peynir, tereyağı, süt ve mantarda bulunur.
Eksik alınırsa nelere yol açar?
Çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde ve menopoz dönemindeki kadınlarda osteoporoz ve osteomalasia denilen kemik hastalıkları, akciğer, kolon ve prostat kanseri riski artar. Bebeklerde dişler düzensiz ve geç çıkar, bıngıldak geç kapanır.
D vitaminli besinler nasıl korunmalı?
# Işığa ve ısıya duyarlıdır.
# Pişme esnasında
# D vitamini aktivitesinde yüzde 20 oranında kayıp olur.
D vitaminli Fazla alınırsa ne olur?
Zehirlenme, kanda kalsiyumun artması ve bu mineralin organlarda birikmesine yol açar. Bu da hücre metabolizmasının bozulmasına ve hücrelerin ölümüne neden olur.
Günlük doz ne kadar olmalı?
Süt bebekleri 10-15 mcg, çocuklar en fazla 10 mcg, kadınlar ve erkekler en fazla 15 mcg, hamileler 10 mcg ve süt veren anneler 10 mcg almalıdırlar. 150 gram konserve tonbalığında 21 mcg ve 1 bardak (200 ml) sütte 0.12 mcg D vitamini bulunur.
Kimler daha çok almalı?
Alkolikler, et ve süt ürünlerini tüketmeyen vejetaryenler, böbrek yetmezliği olanlar, güneşi az bölgelerde yaşayanlar, balık ve süt ürünlerini yeterince tüketmeyen kişiler, bebekler ve yaşlılarda gereksinim artar.
D Vitaminin Etkileri
Etkisi hormonlara benzer tarzdadır. Oluştuğu yerden uzaktaki hücreleri etkileyerek paratiroid hormonu ve kalsitonin ile birlikte kalsiyum ve fosfor metabolizmasını ayarlar.
En önemli etkisi barsaklardan kalsiyum ve fosfor emilimini sağlamasıdır.
İdrarla kalsiyum ve fosforun atılımını azaltır.
Kemikten kana kalsiyum geçişini arttırabilir. Bu etkisini kan kalsiyumu düştüğünde paratiroid hormonu ile birlikte gösterir.
Kemik ve diş yapısının oluşumuna katkı sağlar.
Kalsiyum ve fosforun kan seviyelerini düzenler.
Ayrıca sinir sistemi, kalp ve kanın pıhtılaşma mekanizmasına etkileri vardır.
D Vitamini bazı yönlerden çimento gibidir. Diyetle veya ilaç şeklide alınan fosfor ve kalsiyum D Vitamini yetersiz olduğunda hiçbir işe yaramaz. Bu maddelerin kemik ve diş dokusuna oturabilmeleri ancak D Vitamini varlığında mümkündür. D Vitaminin kandaki kalsiyum seviyesinin düzenlenmesi direk olarak kalsiyumun da etkilerinin düzenlemesini sağlar. Çünkü kalsiyum ileride anlatılacağı üzere vücutta cereyan eden bir çok olayda önemli roller alır.
D Vitaminin bu yazılanlardan başka etkileri de vardır fakat bunlar herkesin anlayabileceği tarzda anlatılması mümkün olmayan tibbi konulardır.
D Vitamini Eksikliği
Besinlerle alınmasının ötesinde güneş ışınları etkisiyle deride de oluşabildiği için, eksiklik oluşumu değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilir. Güneş ışığı ile az temasta olmak (hava kirliliği, bulut, giyim tarzı, pencere camı, deri rengi, yöresel özellikler), barsaklardan emilimi etkileyen sebepler, yaş (ileri yaşlarda hem deriden üretim hem de barsaklardan emilim ile karaciğer fonksiyonlarında azalma olur) gibi nedenler eksikliğin ortaya çıkmasına yol açar. İlk olarak etkilenen kemiklerdir.
Çocuklarda Raşitizm denen hastalığa yol açar. (Bu hastalık daha sonra kendi bölümünde detaylı olarak anlatılacaktır.)
Erişkinlerde ise osteomalasi hastalığına neden olur. Sıklıkla doğurganlık çağındaki kadınlarda görülür.
Özellikle sık doğum ve inanışlar gereği örtünmek suretiyle yeterli güneş ışını alamama nedenleri hastalığın oluşumunu kolaylaştırır.
Bebeklerde eksikliğinde sık olarak görülen belirti huzursuzluk, iştahsızlık, dışkı bozuklukları ile emerken ve uyurken kafasında terleme olmasıdır. Bu terlemenin daha başka sebepleri varsa da en sık D Vitamini eksikliğidir.
Yatış pozisyonuna bağlı olarak kafatasının şeklinde değişiklikler oluşur.
Kaslarında da gevşeklik, güçsüzlük nedeniyle oturmakta, ayağa dikilmekte zorlanırlar.
Bebekler için doğal olan bıngıldak denilen kafatasındaki yumuşak bölgeler aylara göre belirli açıklığa sahiptir. Eksikliğinde küçülme ve kapanma gecikir.
Kafatasının arka yan bölgelerine parmakla basıldığında masa tenisi topu gibi içeriye doğru bir esneme oluşur (kraniotabes ).
Göğüs kafesini oluşturan kemiklerde , ön yüzde iki sıra halinde, derinin altında tespih dizisi gibi, deri altında oluşan yuvarlak kabarıklıklar meydana gelir.
El bileğini oluşturan kemiklerin genişlemesi sonucu, bilek kalınlaşır.
Daha sonraları genellikle 1,5 – 2 yaş civarında göğüs kafesinde yassılaşma, öne çıkıklık, bacak kemiklerinde eğrilmeler dikkati çeker.
Dişlerin gelişmesi yetersiz ve şekil bozuklukları olur.
Tetani denilen adale kasılmaları ortaya çıkar.
Göz adaleleri ve kulak kemiklerinin etkilenmesi sonucu görme ve duyma bozulur.

D Vitamini Fazlalığı
Bir çok kez vitamin düşkünlüğü nedeniyle fazlalık tabloları oluşur.
Kanda kalsiyum düzeyi artar ve buna bağlı olarak da iştahsızlık, bulantı, kusma, idrarın çoğalması, susama hissinin artması, sıklıkla ishal ve arada kabızlık nöbetleri oluşur.
Vücudun bazı yerlerine kalsiyum oturması sonucu taş ve kireçlenmeler meydana gelir.
Damar sertliği oluşumu hızlanır ve artar.

D Vitamini Gereksinimi
Günlük doz ( 1 mikrogram = 40 Ünite )
Normal bebeklere 400,
Prematürelere 800,
Erişkinlere 1000
Ünite yeterlidir.
Bu miktarlar yeterli güneş ışını alamayanlar içindir. Besinlerin bazılarında doğal olarak bulunabileceği gibi ( yumurta sarısı, tereyağı, balık ciğeri ) bazı besinlere (margarin, hazır mama, bebe bisküvisi ) katılmış olabilir.
D Vitamini doğal kaynakları
Yumurta sarısı, süt ve tereyağı, hayvan karaciğeri (özellikle morina, kalkan, pisi, köpek balığı karaciğeri) . Bitkilerde D vitamini pek bulunmaz. Hayvansal ürünlerin D vitamini açısından zenginliği hayvanın ne denli güneş ışınlarına maruz kaldığına göre değişmektedir. Güneş görmeyen, kapalı mekanlarda yetiştirilen hayvanların ürünleri bu yönden fakir kalmaktadır. D vitaminin asıl kaynağı güneştir. Güneş gören insanlar D vitaminini kendileri de sentez edebilir, dışarıdan almak zorunda değildir. Yeterli güneş ışığı alanlarda başka bir hastalıkları yoksa D vitamini eksikliği oluşmaz. Bu nedenle D vitamini bazı tıp adamlarına göre vitamin değil, hormon gibi kabul edilmelidir. Bebeğin sadece yanaklarının yeterli güneş ışını alması, onun ihtiyacını karşılayabilir. Eğer anne yeterli D vitamini veya güneş ışını aldığı takdirde sütünden bebeğine yeterli D vitamini geçer. D vitamini ısıya dayanıklıdır, kaynatmakla aktivitesini yitirmez.

Yiyecek 100 gr.da Ünite
Balık yağı 8000
Konserve balık 400
Yumurta 60
Tereyağı 30
Karaciğer 10
Et 1 den az
Sebze 0 a yakın

Anne Sütü


Anne sütüyle beslenen bebeklerde alerji ve kronik hastalıkların daha az görüldüğü bildirildi.
Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Kılınç, anne sütüyle beslenen bebeklerde alerji ve kronik hastalıkların daha az görüldüğünü bildirdi.
Prof. Dr. Kılınç, yaptığı açıklamada, sağlıklı bir bebeğin, hayatının ilk 6 ayında sadece anne sütüyle beslenmesi gerektiğini söyledi. Anne sütünün en önemli özelliğinin, çocuğun yaşı ve durumuna uygun değişim göstermesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Kılınç, şöyle konuştu:
“İlk günlerde anne sütü daha kıvamlı, yağ yönünden daha fakir, mineraller ve bebeği enfeksiyondan koruyan hücre ve antikorlar yönünden daha zengindir. İlerleyen günlerde anne sütü bebeğin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde değişim gösterir. Anne sütünün içeriği, çocuğu enfeksiyonlardan korur. Anne sütüyle beslenen bebeklerde alerji ve kronik hastalıklar daha az görülür. Anne sütüyle beslenenlerde obezite daha azdır.”
Prof. Dr. Kılınç, anne sütüyle beslenen bebeklerde gastrointestinal enfeksiyonlar, pnömoni, menenjit, bakteriemi hastalıklarının görülme sıklığının daha az olduğunu vurguladı.
İnek sütüyle beslenen bebeklerde, anne sütüyle beslenenlere oranla diş çürüğünün iki kat fazla olduğunu bildiren Prof. Dr. Kılınç, anne sütünün retinanın gelişmesinde de önemli rol oynadığını belirtti.
Anne sütünün bebeğin yaşama şansını artırdığını, bebeğin en iyi şekilde büyümesini ve gelişmesini sağladığını, bebeğini emziren annelerin de daha sağlıklı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Kılınç, bebeğin anne sütüyle beslenmesinin aynı zamanda tasarruf da sağladığına dikkati çekti.
Prof. Dr. Kılınç, ilk 6 aydan sonra bebeğin beslenmesinde ek gıdalara geçilmesi gerektiğini, 1 yaşından sonra çocuğun evde yapılan yemekleri yemeye başlayacağını ve sütle beslenmenin büyük oranda azalacağını belirtti.
Çocukların zihinsel ve fiziksel büyüme potansiyellerine ancak yeterli ve dengeli beslenmeyle ulaşabileceğini, erken bebeklik dönemindeki beslenmenin bebeğin yaşamını programladığını bildiren Prof. Dr. Kılınç, “Doğru beslenme, bebeklerin yaşam pasaportudur’ dedi.
Anne Sütü Kaç Aya Kadar Verilmelidir ve Yeterliliği Nasıl Anlaşılır?
Anne, mümkün olduğu kadar, ya da istediği kadar uzun süre bebeğini emzirmelidir. Ancak anne sütü altıncı ayda doğum ağırlığının 2 katı olmuş bebeğe yetmez. Genellikle anne (bazı istisnalar dışında), ancak altıncı aya kadar bebeğin normal büyüme ve gelişmesini sağlayacak kadar süt üretir. Ayrıca, çok uzun süre yalnız anne memesiyle beslenen bebek memeye bağlanır, kaşıkla yemek istemez, değişik besinlerin tadına ve kıvamına alışması zor olur. Anne sütü tek başına büyüyen bebeğe yetmez, bebek diğer besinleri de almak istemeyince büyüme ve gelişmesi yavaşlar, hatta zamanla büyüme durur ve çocuk hastalanır. Unutmayalım anne sütü ancak 6 aya kadar çocuğun tek besinidir.
Anne sütünün yeterliliği, en kolay yoldan çocuğun ağırlık kazanması ile anlaşılır. Ayrıca, tok çocuk rahat uyur, hastalanmadıkça huzursuz değildir. Sağlıklı bir bebek anne sütü de yeterli ise doğumdan altıncı ayına kadar her ay 400 ile 800 gram ortalama 500 gram ağırlık kazanır. Bebeğin aylık ağırlık kazanımı 6.aydan sonra biraz yavaşlar. Bu miktar 6-12 ay arasında ayda 300-500 gram ortalama olarak 400 gram kadardır.
Çocuğun ağırlık artışı azalıyorsa, annenin sütü az geliyor demektir. Çünkü, ağırlık artışındaki azalma kısa süreli olarak çocuğun beslenme durumunu belirler. Çocuğun boy uzunluğu, beslenme durumundaki kısa süreli değişikliklerden fazla etkilenmez, uzun süreli yetersiz beslenme durumunda boy uzaması yavaşlar.
Yenidoğan bebek için anne sütünün yerini tutan başka hiçbir mama yoktur.
Doğumdan sonra kendinize gelir gelmez emziriniz.
İlk günler anne memesinden gelen Ağız Sütü mutlaka bebeğe verilmelidir.
Bebek her ağladığında emzirilmelidir.
Bebek iyi emiyor, büyüme ve gelişmesi düzgün gidiyorsa 4-6 aya kadar hiçbir şey vermeyin.
Anne Sütü ile Beslenme Sırasında Annenin Sağlık Durumu
Annenin hastalıkları:
Nezle, ishal olan anne bebeğini emzirebilir. Aksine bu sırada anne sütü ile bebeğe geçecek olan antikorlar, bebeği bu hastalıklara karşı korumaktadır. Anne sütü vermeyi engelleyen hastalıklar çok azdır. Bu hastalıklarda anneden bebeğe bir geçiş söz konusu değildir. Ancak annenin süt vermesi kendi sağlığı yönünden sakıncalı olabilir. Örneğin ağır kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği vb. çok nadir görülen psikoz, ağır depresyon durumlarında emzirme, annenin olumsuz davranışları nedeniyle bebeğe zarar verebilir.
Annenin idrar yolu enfeksiyonu anne sütü ile beslenmeye engel değildir.
Annede tüberküloz enfeksiyonu bebek için tehlikelidir. Ancak burada anneden bebeğe anne sütü ile bulaşma söz konusu değildir. Tehlike, bebek ile annenin temasından kaynaklanır. Bu durumda annenin hemen tedavisine başlanmalıdır. Bebeğe en kısa sürede BCG aşısı yapılmalı ve emzirmeye devam edilmelidir. Anne bebeği emzirirken yüzünü maske ile kapatmalıdır.
Annede meme iltihabı (mastit):
Anne sütü verilmesine engel değildir. Mastit şişlik, ağrı, kızarıklık ve ateş ile belirir. İltihap genellikle enfeksiyöz kaynaklı değildir. Mastitli göğüste çok ağrıya neden olmuyorsa anne bebeğini emzirmeye devam eder. Çok ağrılı ise meme elle sağılarak süt bebeğe verilir. Mastit sırasında anne sütü aniden kesilirse, memede apse gelişebilir. Böyle bir durumda emzirme sağlam göğüsle sürdürülür. Apseli meme de sık aralıklarla boşaltılır.
Meme kanseri gelişen annelerin bebeklerini emzirmelerinde bir sakınca yoktur.
Annede ilaç tedavisi:
Süt veren annelerde ilaçlar çok dikkatlice verilmelidir. İlaç kullanan ve bebeğini emzirmek isteyen annenin durumunu doktor değerlendirir.
Doğum kontrol hapı kullanan anneler bebeklerini emzirmek isterlerse yalnızca progesteron içeren hapları kullanmaları gerekir. Genelde emziren annelere doğum kontrol hapı kullanmamaları önerilir.
Menstruasyon:
Adet gören annenin bebeğini emzirmesinde bir sakınca yoktur.
Hamilelik:
Anne hamileliği sırasında bebeğini emzirebilir ancak beslenmesine çok dikkat etmesi gerekir.
Annenin kötü alışkanlıkları:
Emziren annenin sigara içmesi sakıncalıdır. Çünkü sigara içen annenin sütünde bebek için zararlı toksik maddeler yüksek oranda bulunur. Yine emziren annenin alkol almaması, çay ve kahve gibi içecekleri aşırı miktarda ve yemekler ile tüketmemesi gerekir.
Anne Sütü ile Beslenme Sırasında Bebeğin Sağlık Durumu
Doğuştan metabolik hastalıklar:
Galaktozemi, fenilketonüri vb. gibi çok nadir görülen hastalıklarda anne sütü çok dikkatli verilir ya da hiç verilmez.
Anne sütü sarılığı:
Sarılık görülen bebeklerde sarılığın ayırıcı tanısı için hekime başvurulmalıdır. Nadiren anne sütüne bağlı olarak sarılık görülebilirse de bu tip sarılığın bebeğe zararı olmadığı için anne sütü ile beslenmeye devam edilmelidir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde dışkılar genellikle yumuşak kıvamdadır. Dışkılama sık olabilir. Günde 8-10 kez dışkı yapan normal bebekler vardır. Renginin sarı ve dışkının bir miktarının kıvamlı olması bu durumun normal olduğunu gösterir. Anne sütü alan bazı bebeklerde kabızlığa eğilim ve 2-3 günde bir dışkılama da görülebilir. Bu durum da normaldir.
Yapılan bir araştırma, anne sütünden yeterince beslenemeyen bebeklerde, kalp ve şeker hastalıklarına yakalanma riskinin daha fazla olduğunu gösterdi.
Bilim adamları, emzirme süresini kısa tutan annelerin çocuklarının kalp krizi riskinin artığını açıkladılar.
Alman Der Spiegel dergisinde çıkan habere göre, İskoçya nın Dundee kentindeki Ninewells Hastanesi nde görevli bilim adamları, emzirmenin olumlu ve olumsuz yanlarını araştırdılar.
Araştırma kapsamında 11 ila 14 yaşlarında 159 çocuğu inceleyen bilim adamları, ilk haftalarda katı besinlerle
beslenme ile ergenlik çağındaki kalp rahatsızlıklarının birbiriyle bağlantılı olduğunu ortaya çıkardılar.
Bilim adamları, çocukların yüzde 20 sinin kan şekeri ve kolesterol değerlerinin normalden yüksek olduğunu kaydettiler.
Kalp krizinin temel nedenlerinden biri olarak bilinen kan damarlarındaki belirgin değişikliklerin de çocukların yine yüzde 20 sinde tespit edildiğini belirten bilim adamları, damarlardaki değişikliğin emzirme süresiyle bağlantılı olduğunu söylediler.
Araştırmaya göre, 15 haftadan daha kısa süre emzirilen kişilerin kan akışı kötüleşiyor.
Sadece katı besinlerin kalp krizi riskini artırmadığını belirten bilim adamları, ilk haftalarında süpermarketten alınan sütle beslenen kişilerde de yüksek kolesterol riskinin artığını söylediler.
Bilim adamları, annelere bebeklerini en az 15 hafta emzirmeyi önerdiler.

Hamilelikte Kaç Kilo Alınmalı


Hamilelikte ideal kilosunda olan kişiler için 9-12 kilo arasında alınması gerekli; ama anne adayı eğer zayıfsa biz bu kiloyu 16 kiloya kadar çıkarmasını istiyoruz.
Anne adayı kiloluysa bunda da bir sınır getiriyoruz 11 kiloya kadar maksimum alsın istiyoruz.
Hamilelik öncesinde planlı hamileliklerde annenin kilosuna göre de bir beslenme programı uygulanmasını özellikle öneriyoruz.
4. aya kadar 1.5-3 kilo, daha sonrasında da 7-8 ve 9. aylarda ikişer kilo, diğer aylarda da 1’er kilo alınması ideal ölçüler; ama hamilenin bulantısı varsa ilk 4 ayda genelde kilo veriliyor.
Bulantı kesilmesiyle birlikte ani bir kilo artışı görülebiliyor.
Bu kişiye göre de değişebiliyor; ama en ideal ölçülerimiz ayda 1-2 kilo alınması hamilelerde.

Oğlak 22 Aralık - 20 Ocak


Anahtar kelimeler: Faydalanmak
Şifre: Yapılanmalı, büyük bir kuruluşta yer almalı ve sosyal başarı kazanmalıyım.
İlke: Düzen Olumlu uygulama: Başarı Olumsuz uygulama: Fırsatçılık

Özellikleri: Sorumluluk sahibi, pratik, disiplinli, organize, görev duygusu gelişmiş, sistematik, olgun, güvenilir, çalışkan, üretgen, gerçekçi, yönetici, planlayan, sabırlı, düzenli, metodik, verimli, dikkatli, kontrollü, tutumlu, mücadeleci, başarılı, hırslı, tutucu, katı, materyalistik, cimri, karamsar, korkak, katı, duygusuz, soğuk, melankolik, hesaplı.

Oğlak toprak elementi ve öncü nitelik taşıyan bir burçtur, yöneticisi ise Satürn'dür. Disiplin gezegeni Satürn kısıtlayıcıdır ve sorumluluklar verir. Oğlak insanının hayatta bir amacı vardır, ayaklarını yere sağlam basar ve ne yöne gittiğini iyi bilir. Amaçlarını planlı bir şekilde uygulamaya başlar, düşünerek hareket eder ve asla acele etmez. Azimli, inatçı, sabırlı Oğlak simgesi olan dağ keçisi gibi dağın zirvesine tırmanır. Hiçbir burç, hedefine ulaşmakta bu kadar kararlı değildir. Öncü niteliğinin yanında sabır, inat ve diğer özellikleri birleşince bu tip eninde sonunda en tepeye çıkar. Oğlak burcu insanı çok hırslıdır. Olayları başlattığı an sonuçları zaten kafasının içinde hazırdır. Hangi işi, mesleği ya da konuyu seçerse seçsin, daha başladığı anda yönetimi eline almayı düşünmektedir.

Oğlak en çalışkan burçlardan biridir. Yöneticisi Satürn ona nefes aldırmadan yapması gereken işleri ve sorumlulukları hatırlatır. İyi plan yapmasını, ayrıntılara dikkat etmesini, genç yaşta olgunlaşmasını sağlar. Hayatı fazla ciddiye alır ve bu ciddiyet onu çocukken bile olduğundan daha büyük gösterir. Kendinden büyük kimselerin dostluğunu tercih eder ve genç kuşaklarla pek anlaşamaz.

Oğlak insanı yaşlandıkça kendini bulur ve daha çekici olur. Başka etki almadıysa, fiziksel olarak çok sağlam sayılır. Genellikle yalnızdır, enerjisinin büyük bölümünü işine harcadığından manevi bazı şeyleri yaşayamaz. Yengeç gibi karamsardır. Herkese güvenmez, sadece kendisine güvenir. Zıt burcu Yengeç'in yuvasında aradığı güveni, Oğlak meslek ve statüyle bulmak ister. Çok zor dost olur ama dost olduğu kimseye ömür boyu güvenir.

Geçmişe, geleneklerine bağlı ve tutucudur. Ailesine karşı sorumluluk duyduğu için aile bağları kuvvetlidir. İlk bakışta soğuk görünen Oğlak, üstün bir eş ister. Böyle birini bulunca da onun maddi manevi her istediğini vermeye çalışır ve ona hayat boyu bağlı kalır. Nefesinizi kesecek ateşli bir sevgili değildir belki ama sadık ve güvenilirdir.

Oğlak burcu işi sayesinde saygın olmak ister ve statüye çok önem verir. İyi bir semtte iyi bir ev, iyi bir araba ve seçkin klüplere üye olmak ister. Para konularında dikkatli, tutumlu hatta cimridir. Fazla maddeci görünebilir ama onu asıl motive eden şey para kazanmaktan çok toplum içinde saygın olmaktır. Yükselmesine engel olacak her şeyi bir kenara atabilir ve harekete geçtikten sonra bir adım bile gerilemez. Oğlak insanı genellikle arzu ettiği serveti elde eder.

Güvenli ve düzenli gelir getiren işleri sever. İşine Başak burcu kadar düşkündür. İmzasını attığı her işi en iyi şekilde yapmak ister. Çabuk zengin olma yollarına sapmaz, düzenli ve planlı hareket eder. Lider olabileceği işlerde çalışmak, isim yapmak ve tanınmak ister. Oğlak burcu hiyerarşik düzenin olmadığı yerlerde karmaşa olacağının bilincindedir. Emir-komuta zincirini iyi anlar ve hiyerarşiye saygı gösterir.Bu yüzden de devlet içinde, büyük kuruluş ya da şirketlerde yönetici ve yetki sahibi bir kişi olur.

15 Kasım 2009 Pazar

♥ ♥ Nicolas Cage ♥ ♥ hAwAoK♥ ♥

♥ ♥Bu adam hayatımın aşkı ♥ ♥
B u adamın Fizine hayranım ...
Onun bütün flimlerini  hayranlıkla izlerim duruşu , bakısı beni öldürüyor nicolas ile birlikte çekildiğimiz fotomuzuda profil resmimiz olarak kullandım...
Knowing 'in Gala gecesinde çekilmiştik arşivlerimi karıştırıken buldum hemen  sizinle paylaşayım dedim  :)
--Yaş farkı olmasaydı evlenecektik ama aramızda 16 yaş olunca sorun oldu ben ona ağır geldim taşıyamadı beni :=) şaka şaka ...
Hayatımın vaz geçilmezlerinden biri Nicolas'ın hayatını anlatan satırlarla sizi baş başa bırakim...

İtalyan asıllı Amerikalı oyuncu. Gerçek adı Nicholas Kim Coppola’dır. Dramadan romantik komediye, aksiyondan savaş filmlerine kadar birçok farklı türde oynamış olan aktör, Moonstruck’taki rolüyle en iyi erkek oyuncu oskarının da sahibi olmuştur. İzleyicinin Adaptation, 8 mm ve Snake Eyes gibi bağımsız yapımlarda da izleme fırsatı bulduğu Cage’in filmografisinde The Rocker, Face/Off ve Gone in Sixty Seconds gibi yüksek bütçeli aksiyon filmleri de vardır.

7 Ocak 1964’te Long Beach, California Dreamin, Amerika’da dünyaya geldi. İtalyan asıllı babası August Floyd Coppola yazar ve edebiyat profesörü, Alman asıllı annesi Joy Vogelsang ise koreograf ve balerindi. Kronik depresyon yaşayan annesi sürekli hayaller gördüğü ve dengesiz davrandığı gerekçesiyle Cage henüz 6 yaşındayken akıl hastanesine yatırıldı ve 1976’da anne babası boşandı. Ailesinde sanatla uğraşan ünlü isimler bulunan Nicolas, yönetmen Francis Ford Coppola’nın yeğeni ve Sofia Coppola’nın kuzeniydi. Aktörlük yapan Robert Carmine ve Jason Schwartzman’la da akraba olan Cage’in iki erkek kardeşi vardı: Daha sonra yönetmen olacak Christopher Coppola ve radyo yayıncılığı yapıcak olan Marc \”The Cope\” Coppola. Daha sonra vereceği bir röportajda ailesiyle ilgili olarak:

Kin ve hırsla dolu bir aile bizimkisi. Atalarım, İtalyan katiller ve soyguncular. Babam birlikte top oynayacağınız insanlardan değildi. O, daha çok birlikte ‘Yurttaş Kane’ izlenecek bir insandı. Her zaman onun heyecanlı bir insan olduğunu düşündüm… Sanırım bu, kalıtımsal bir şey.diyecekti.

Nicolas Cage, aynı zamanda Albert Brooks, Angelina Jolie, Lenny Kravitz, Slash, Rob Reiner ve David Schwimmer’ın da okulu olan Beverly Hills High School’a devam ederken aktörlük yapmak istediğini fark etmiş ve Golden Boy isimli oyunda rol almıştı.

İlk gençlik yıllarında işsiz kalan ve müracaat ettiği yerlerden geri çevrilen Nicolas, Francis Ford Coppola’nın yeğeni olmasından dolayı oyunculuk kariyerinde amcasının etkisinin olmasını istemiyordu. Bu yüzden soyadını Cage olarak değiştiren oyuncu, Marvel Comics’in ünlü karakteri süper kahraman Luke Cage’den ilham almıştı. Konuyla ilgili olarak Cage şunları söyleyecekti:
Ben hâlâ bir Coppola’yım. Ailemden çok şey öğrendim. Ancak, bu işi tek başıma kotarabileceğimi kanıtlamam için Nicolas Cage olmam gerekiyordu. Yasal olarak ismimi değiştirmedim, ama ehliyetimde, pasaportumda Cage yazıyor. Cage, benim çünkü…
Yirmilerinde E.G. Daily ile flört eden Cage daha sonra Uma Thurman’la da yakınlaşmıştı.

Oldukça aksi bir kişiliğe sahip olan, reddedilmekten hoşlanmayan ve her insana sıcak davranmayan Cage’in sahne korkusu vardı. İnsanların önüne çıkar çıkmaz titremeye başlayan Cage, bunu oyunculukla aşmaya kararlı görünüyordu ve ilk filmi Jeniffer Jason Leigh’i üne kavuşturan, birkaç dakikalığına rol aldığı ve Sean Penn’in başrolde olduğu Fast Times at Ridgemont High oldu. 1983’te Matt Dillon’la başrolleri paylaştıkları Rumble Fish’te rol aldıktan sonra onu tüm Amerika Valley Girl’de tanıdı. Ama Cage’i çok daha ciddi bir rol bekliyordu. Zira filmografisinde “The Wall”, “Midnight Express” ve “Fame” gibi başarı kazanmış filmler olan usta yönetmen Alan Parker ona Birdy’de oynaması için teklifte bulunuyordu. Filmde Sergeant Al Columbato karakterini canlandırarak rolünün altından başarıyla kalkan Cage’in performansı amcasını da etkilemiş olmalıydı ki Coppola Richard Gere, Diane Lane, Bob Hoskins, Gregory Hines’lı oyuncu kadrosuyla dikkat çeken The Cotton Club filminde ona da rol vermişti. Ardından yine Coppola yönetmenliğinde kamera önüne geçtiği Peggy Sue Got geldi.

26 Aralık 1990 yılında Christina Fulton’la olan birlikteliğinden Weston Coppola Cage isimli erkek çocuğu dünyaya geldi.

Oyunculuğuyla ilgili olumlu yorumlar yapılsa da Cage asıl çıkışını Cher’le başarılı bir ikili oluşturdukları Moonstruck filminde yakalayacaktı. Film üç dalda oskar kazanmasının yanı sıra Cage’in amcasının gölgesinden tamamen kurtulduğunun da beyazperdedeki kanıtı oldu. Filmin yönetmeni Norman Jewinson, Cage için “Her şeyi başarabilecek bir şair” yorumunu yapmış, sinema eleştirmenleri ve prodüktörler oyunculuğu için olumlu şeyler söyler olmuşlardı.

Cage’in performansı Coen Kardeşlerin de dikkatini çekmişti ve oyuncu ikilinin Raising Arizona isimli filmlerinde rol aldı. Yükselişi 1990 yapımı “Vampire’s Kiss” ve 1992 yapımı ” Honeymoon in Vegas” adlı filmlerle sürmeye devam eden Cage, film başına 4 milyon dolar gibi yüksek rakamlar alabilen bir oyuncu haline gelmişti.

1995 yılı Cage’in sinema kariyeri için oldukça önemli bir yıl olacaktı. Zira oyuncu intiharın eşiğindeki bir alkoliği canlandırdığı “Leaving Las Vegas” filmiyle en iyi erkek oyuncu dalında oskar ödülünün sahibi oldu.

Aynı yıl evlendiği Patricia Arquette’ten 2001 yılında boşanan Cage, 10 Ağustos 2002’de Rock’n Roll’un kralı Elvis Presley’in kızı Lisa Marie Presley ile dünya evine girdi. Üç evlilik yapan Cage halen evli olduğu Kore asılllı Amerikalı eşi Alice Kim’den Kal-El ismindeki ikinci erkek çocuğuna kavuştu.

Cage 2006’da Exuma archipelago’da 3 milyon dolara bir ada satın aldı. Oyuncu halen çekim aşamasında olan son filmi National Treasure: Book of Secrets’la ilgili olarak çalışmaktadır

Gökyüzü Neden Mavidir


Gökyüzünün mavi görünmesinin (dikkat! olmasının değil görünmesinin! çünkü normalde atmosferimiz daha doğrusu hava renksiz bir gazdır!) tek sebebi kırılma hadisesidir.
Güneş ışınları atmosfere girdiğinde atmosferdeki gaz moleküllerine ve toz parçacıklarına çarparak saçılır. Gün ışığı değişik dalga boylu birçok ışından oluşur. En kısa dalga boylu mavi ışınlar atmosferin üst tabakalarındaki küçük parçacılar tarafından hemen saçılırlar. Fakat kırmızı ışık (ki en büyük dalga boylu ışıktır!) saçılmak için daha büyük parçacıklara çarpmak zorundadır.
Gökyüzü açık olduğunda, mavi ışık diğer ışıklara oranla en fazla saçılan ışıktır. Bu yüzden de gökyüzü mavi görünür. Mesela gökyüzü yoğun bulutlarla veya dumanla dolu olduğunda, tüm ışınlar nerede ise aynı oranda saçılır. Bu da gökyüzünün gri renkte görünmesine sebep olur.
Gün batımında veya doğumunda ise güneş ışınları atmosfere eğik girdikleri için daha fazla yol katetmek zorunda kalırlar. Bu yüzden daha çok ışın ve renk saçılır ve o posterlere konu olan, şahane gün doğumu ve batımını gözlemleyebiliriz. Çok az saçılmış olan kırmızı ışık ise güneşe ve ufuğa kızıl veya portakal görüntü verir.

Bel Ağrılarından Korunma


Zaman zaman benimde bel ağrılarım oluyor tekstil sektöründe sanırım belimi sakatladım bir gün yüklememiz gecikince sevkiyattaki arkadaşlara koli taşıyarak yardımcı olmuştum ve sonra ağrılı bir gün ne olduysa o gün oldu ve hayatımın en büyük hatasını yaptım senın neyine boyundan büyük işlere kalkışmak değermiydi  bu fedakarlığa..
Bel ağrıları ve bel rahatsızlıkları, gittikçe büyük bir oranla artmakta. Bunun en önemli nedenleri; değişen beslenme ve davranış alışkanlıkları. Gittikçe daha az harket eden, taşıtlara mahkum olan ve fast food yeme alışkanlıklarına kayan toplumumuzda en fazla yükü beller üstleniyor.
Bel ağrılarını önlemek için yapmanız gerekenler:
Egzersiz ve beslenme:
- Bel ağrısı yapmayan egzersizler yapın.
- Aşırı kilolardan kaçının, eğer varsa aşırı kilolarınızı verin.
- Yüzmek bel ağrılarına en iyi gelen spordur, mümkün olduğunca çok yüzün. Sırtüstü yüzme en idealidir.
Uyurken:
-Yatınca şeklini değiştirmeyen bir yatak seçin.
-Yan yatarken sırtınıza binen baskıyı azaltmak için dizinizi bükün.
-Sırtüstü yatarken dizlerin altına küçük bir yastık koyun.
Otururken:
- Sandalyenizin arkalığında belinizdeki normal kavisi koruyabilecek bir yastık bulundurun.
- Masaya yakın oturun, uzak oturup masaya eğilmeyin.
- Ayağınızı yerle temas ettirin.
- Araba kullanırken pedallara kolay ulaşabilecek şekilde oturun.
- Kalçanız ile dizlerinizi aynı seviyede tutun.
- 2 saatten fazla aynı pozisonda oturmayın
Ayakta dururken ve yürürken:
- Uzun süre ayakta duracaksanız, sık sık ağırlığı bir bacaktan diğerine aktarın.
- İşinizi kendinizi zorlamayacak bir yükseklik seviyesinde yapın.
- Dik durun.
- Ayaklardan birini alçak bir yere koyun.
- Bastığınız yerin sert zemin olmasına dikkat edin.
- Sportif, alçak topuklu ayakkabı giyin.
- Yürürken yük taşıyorsanız yükün hep aynı elinizde durmamasına dikkat edin.
- Her iki elde de yük varsa yükleri eşit olarak her iki ele verin.
Eğilirken, yük kaldırırken:
- Profesyonel haltercilerin yaptığı gibi başınızı dik tutun, bel kavsinizi koruyun.
- Dizler ve kalçalarınızı kırarak eğilirseniz üç doğal kavsinizin hizasını korumuş olursunuz.
- Zeminin dengeli olmasına dikkat edin ve kaldıracağınız yüke yakın olun.
- Dönerken belinizi değil ayaklarınızı döndürün.
- Yükü göğsünüze yapıştırarak beldeki yükünüzü azaltın.
- Eğilerek değil çömelerek yükü yere koyun parmaklarınıza dikkat edin.
- Ayaklarınızın arasını biraz açın ve yükü her iki ayağa eşit dağıtın.

Bel Fıtığı Belirtileri


Bel Fıtığı Belirtileri ve Teşhis Koyma
Bel ve bacak ağrısı ile seyreden hastalıklar çok çeşitlidir. Yani bel ve bacak ağrısı bulunan her hastaya “Mutlaka bel fıtığıdır” peşin hükmü ile yaklaşmak doğru değildir. Bel fıtığını taklit eden pek çok hastalık vardır. Basit bir spor yaralanmasından romatizmaya, enfeksiyon hastalıklarından kansere ve bel kaymasına kadar birçok hastalık bel ve/veya bacak ağrısıyla seyredebilir. Bu sebeple önce teşhisin ne olduğu net olarak ortaya konmalıdır. Çünkü tedavide başarıya giden yol herşeyden önce doğru teşhisten geçer. Bunun için de ilgili uzman hekime müracaat etmek gerekir. Hekim hastanın şikâyetlerini dinleyecek, muayenesini yapacak ve hastalığıyla ilgili tüm tetkik ve tahlilleri isteyecektir.
Bel ağrısının araştırılmasında düz röntgen filmlerinin önemi günümüzde azalmıştır. Hastanın radyasyona maruz kalmasına yol açan bu teknik ancak belirli durumlarda tercih edilmektedir. Belden iğne yapılıp içeriye kontrast madde verildikten sonra film çekilmesi tekniği (myelografi) de giderek daha az kullanılmaktadır. Çünkü günümüzde görüntüleme teknikleri çok ilerlemiş ve artık hastanın belinden iğne yapılmasına gerek kalmayacak seviyeye gelmiştir. Aslında noniyonik kontrast maddelerin kullanım alanına girmesi iğne tekniğinin yan etkilerini hayli azaltmıştır. Fakat buna rağmen bizzat iğne tekniğinin kendi yan etkileri olabildiğinden dolayı myelografiden mümkün mertebe uzak durmakta yarar vardır. Bunun yerine güçlü manyetik rezonans cihazları tercih edilmelidir.
Bel fıtığının teşhis ve ayırıcı teşhisinde EMG dediğimiz tetkik yöntemi de yararlıdır. Çünkü bu yöntem ile hastada bulunan bozuklukların sinir dokusuna mı, yoksa kas dokusuna mı ait olduğu ortaya konabilmekte, diğer hastalıkların bel fıtığından ayırımı yapılabilmektedir. Bası altında kalan sinirlerde hasar olup olmadığı, varsa hasarın derecesi hakkında da fikir vermektedir. Bazı durumlarda bu teknik, cerrahın ameliyat kararını bile etkileyebilmektedir.
Bel ve/veya bacak ağrısı bulunan bir hastada bazen bilgisayarlı tomografi, genellikle de manyetik rezonans gibi ileri tetkik yöntemlerine başvurulur.
Manyetik rezonans görüntüleme metodu teşhiste ve ayırıcı teşhiste büyük kolaylıklar sağlar. Ayrıca hastanın x-ışını almaması ve çeşitli planlardaki üstün görüntüleme yeteneği; omurilik, sinirler ve diğer yumuşak dokuları net bir şekilde görüntüleyebilmesi manyetik rezonansı giderek daha da öne çıkarmaktadır.
Ancak kemik dokusuyla ilgili patolojilerde bilgisayarlı tomografinin daha iyi görüntü sağladığı gözönüne alınarak bazı durumlarda her iki teşhis metodu beraberce kullanılabilir.
Manyetik rezonansın bu kadar yararlı bir yöntem olmasına karşılık elde edilen görüntülerin değerlendirilmesi büyük bir tecrübe ister. Yanlış yorumlar, yanlış tedavi şekillerine yol açar. Sıklıkla rastladığımız hafif disk bombeleşmesi bel fıtığı olarak yorumlanırsa, tedavinin şekli tamamen değişik bir yöne doğru gidebilecektir.
Özellikle ameliyat sonrası dönemde gerçekleştirilen çekimlerden elde edilen görüntülerin yorumlanması tecrübe gerektirir. Muayene bulguları ile tetkiklerden elde edilen neticeler beraberce kılı kırk yararcasına hassas bir tarzda değerlendirilecek ve net bir teşhise vardıktan sonra tedaviye geçilecektir. Manyetik rezonans tetkikinde bel fıtığı görüldü diye ameliyat kararı vermek bazen yanıltıcı olabilir. Elde edilen görüntüler mutlaka klinik bulgularla desteklenmeli, aralarında uyum aranmalıdır. Uyum yoksa bu durum izah edilmelidir.
Bazen bel fıtığı ile hayati önem arzeden diğer birtakım hastalıkların ayırıcı teşhisini yapabilmek için kemik sintigrafisi gerekebilir.

Batıl İnanç Nedir?


İlk çağlardan beri her toplumdan insanlar gerçeklik payı olmayan, korkuları, çaresizlikleri, eski gelenekleri gereği genellikle doğa üstü olan olaylara inanırlar. Bu inançlar batıl inançlar olarak isimlendirilir. Çoğu psikolojik olarak bu tür inanışların negatif etkisine maruz kaldığı için doğruluğuna ve bu tür batıl inançlara daha içten bir şekilde inanırlar.

Bana soracak olursanız batıl inançların özünde yatan; topluma, bireylere bazı bilinmesi gereken şeyleri öğretmeyi korkutarak sağlamaktır. :) Aşağıdaki çoğu batıl inançlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin Hıristiyanlıkta olan siyah kedi, süpürge, 13. Cuma gibi batıl inançlar Avrupa’nın paganizmi unutturma çabalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin Anadolu’da yaygın olan batıl inançlarda ise yine öğretiler söz konusu olabilmektedir. Elektriğin yaygın olmadığı dönemlerde geceleri yapılan tırnak bakımı karanlık neticesinde hoş olmayan sonuçlar doğurabiliyordu. Dolayısı ile geceleri tırnak kesmenin hoş olmadığı farklı bir yöntemle bireylere anlatılıyor. Örneğin bıçak hediye edilmesi konusundaki batıl inanç eskiden krallıkların birbirleriyle savaşmadan önce birbirlerine bıçak göndermeleriyle ilgili olabilir. Bu savaşın sebebi bile sayılabiliyormuş.
Ev içerisinde şemsiye açmanın tehlikeli olduğu ortada, küçük bir mekanda açılan şemsiye mekanda bulunanlara istemeden zarar verebilir. Kısacası benim görüşüm batıl inançların ortaya çıkmasındaki en büyük etken korkutularak bazı şeylerin öğretilmesinin yada şartlı davranılmasının daha kolay olmasıdır. Mezarlıklardaki ağaçlar toprakta oluşan azotu kullanır, havayı temizler, toprağın kaymamasını sağlar vs. İnsanlara böyle söylediğinizde sizi dinlemezler gidip o ağaçları yinede ihtiyaçları için kesebilirler. Mezarlıkların ağaçlara ihtiyacı vardır. İnsanlara mezarlıktan ağaç kesmenin çarpılmayla sonuçlanacağını anlatmak onları bu eylemden daha kolay uzak tutmaktadır çünkü dinin korkutucu ve caydırıcı etkisi büyüktür. Öyle ya da böyle insanlar garip şeylerde şansı veya şansızlığı bulmuşlar ve bazı olay ya da objelerin kötü ya da iyi kaderi getirdiğine inanmışlar. Aşağıda bu batıl inançlardan dünya çapında ve ülkemizde olanların bazılarını görebilirsiniz…
Batıl inanç ve hurafelerin ortak karakteri, aşırı tutuculuktur. Bu hastalığa müptela olmuş toplumlar, her türlü değişim ve gelişme karşısında tavır alırlar. En tutucu insanlar ve toplumlar, batıl inanışlara ve hurafelere en çok bağlı olanlardır.
Dinler tarihi incelendiği zaman görülecektir ki; her devirde bidat, hurafe ve batıl inanışlar, toplumların ortak problemi olmuş, daima gündemdeki yerini ve önemini korumuştur. Bu, dün olduğu gibi bugün de böyledir.
Dünya’da Batıl İnançlar
♣ 13. Cuma : İskandinav mitolojisinde 12 tanrıya 13. kötü tanrının katılmasının insanlara kötü talih getirdiğine inanılır.
♣ 2 ayaklı merdiven açıkken bir üçgen oluşturur. Altından geçmek bazı Hıristiyanlarca kutsal üçlemenin bozulmasına neden olduğuna inanılır. Kutsal üçleme kırılarak şeytanla bir anlaşma içerisine girildiği söylenir ve kötü şans getirir.
♣ Antik Mısır’da Tanrıça Bast siyah bir kedi olarak tasvir edilirdi. Hıristiyanlarca diğer dinleri çağrıştıran her türlü obje kötü şans getirirdi ve dinlerine karşı çıkardı siyah kedi de dinlerine zarar verecek tanrıyla aralarına girecek bir objeydi. Hatta kedileri olan kadınlar bir dönem cadılıkla suçlanıp cezalandırılmıştı Engizisyon Mahkemeleri zamanında.
♣ Yakınlarda bir baykuş 3 kez öttüğünde oraya ölüm getirdiğine inanılır kimilerince.
♣ Ortada hiçbir şey yokken evin içinde bir köpeğin havlaması sonucunda evde birinin hastalanacağına inanılır.
♣ Masada bıçakların üst üste gelmesi durumunda yani hane içerisinde masada duran bıçaklar çakışırsa o evde kavga olacağına inanılır.
♣ Sebebi ve temeli bilinmese de evde kırılan aynanın 7 yıl şansızlık getirdiğine inanılır. Durduk yere sebepsiz kırılan aynanın ise ölüm getirdiğine..
♣ Birçok toplumda batıl olarak ev içerisinde şemsiye açmanın kötü şans getirdiğine inanılır.
♣ 1 Mayıs’tan önce ağaçtan çiçek koparıp eve getirmek kötü şans getirir.
♣ Birine karşılığında başka birşey almadan eldiven vermek kötü şans getirir.
♣ Suya, denize taş atmak kötü şans getirir.
♣ Yeni ayakkabılar masanın üstünde bırakılmaz.
♣ Yeni eve taşınırken eski evin süpürgesi yeni eve götürülmez.
♣ Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir. Sol kulak yanıyorsa kötü sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde
♣ Sol elinizin avuç içi kaşınıyorsa kavga edeceksiniz sağ elinizin avuç içi kaşınıyorsa para gelecek
♣ İyi birşeyden bahsederken ve zarar gelmesi istenmiyorsa tahtaya 3 kez vurulur.
♣ Süpürgeyle vurduğunuz kişi tembel olur.
♣ Eğer fakir birine yeni bir çift ayakkabı vermezseniz hayatınız boyunca öldükten sonra diğer yaşama çıplak ayakla gidersiniz.
♣ Birinin bardakta yarım kalmış suyuna su ilave ederek içilmez kötü kader getirir.
♣ Cadılardan korunmak için mavi boncuk taşınır.
♣ Eğer köprüde bir arkadaşınıza hoşçakal derseniz o arkadaşınızı bir daha göremezsiniz. (buna ben de inanıyorum)
♣ Fırtınalı havada saç kesmek iyi şans getirir.
♣ Kediler bebeklerden uzak tutulur, kedilerin bebeklerin nefesini çaldığı söylenir.
♣ Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir.
Anadolu’da Batıl İnançlar
♣ Mezarlık, ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır.
♣ Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır.
♣ Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir. Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur.
♣ Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür.
♣ Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.
♣ Ayakkabı çıkarıldığında ters dönerse, ayakkabı sahibinin tez vakitte öleceği düşünülür.
♣ Yatarken çorapları baş tarafa koymak iyi değildir, insan çabuk ölür.
♣ Ölünün elbiseleri ölü yıkayıcılarına verilir.
♣ Mezarlıktan ağaç kesilmez. Ağaçta cin olduğuna inanılır.
♣ Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur.
♣ Yoğurdun güzel olması için mezardan çırpı toplanarak, kaynayan sütün altına atılır.
♣ Ölünün yıkandığı evde üç gün ışık yanar.
♣ Baş sağlığına gelen kişilerin ayakkabıları ters çevrilmez.
♣ Mezar kazıcısına para verilmezse ölünün rahatsız olacağına inanılır.
♣ Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.
♣ Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.
♣ Bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.
♣ İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.
♣ İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.
♣ İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.
♣ Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.
♣ Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.
♣ Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.
♣ Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.
♣ Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.
♣ Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.
♣ Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.
♣ Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.
♣ Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır. Aynı zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezarı da karanlık olur.
♣ Hastalanan hayvanları ateşten geçirmek iyidir.
♣ Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.
♣ Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.
♣ Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir
♣ Kara ağaçtan düşen yaşamaz.
♣ Kara ağaçtan beşik, sandık yapılmaz.
♣ İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.
♣ Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.
♣ Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.
♣ Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.
♣ Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.
♣ Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.
♣ Diş düşürülünce o diş kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı ya da gömülmelidir.
♣ Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.
♣ Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.
♣ El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.
♣ Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.
♣ Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde tekrar bitecektir.
♣ Hamile kadın aş eridiği sırada neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir
♣ Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.
♣ Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.
♣ Gece acı (biber, soğan, sarımsak) evden dışarıya verilmez.
♣ Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik veya yeşil bir dal konularak verilir.
♣ Gece ıslık çalmak günahtır.
♣ Gece evden eve tuz verilmez.
♣ Akşam kapının önü süpürülmez.
♣ Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.
♣ Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.
♣ Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.
♣ Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.
♣ Gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.
♣ Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.
♣ Evin temeline karataş koymak iyi değildir.
♣ Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.
♣ Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.
♣ Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.
♣ Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.
♣ Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.
♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.
♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.
♣ Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.
♣ Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.
♣ Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.
♣ Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.
♣ Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.
♣ Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.
♣ Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.
♣ Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.
♣ Yarım çay içen kadın dul kalır.
♣ Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse avlanamaz. Bundan dolayı o kişi ava gitmekten vazgeçer.
♣ Kız çocuğunun ilk kez kesilecek saçını dayısı keserse saçı gür olur.
♣ Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası veya dayısı keser.
♣ Kız baba evinden perşembe veya pazar günü çıkar.
♣ Makası açık bırakmak düşmanlarınızın sizin hakkınızda konuşmasına neden olur.
♣ Çarşamba gecesi işlenilmez, çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz.
♣ Gece tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez.
♣ Gelinin ayakkabısının altına kimin ismi yazılırsa en kısa zamanda ismi yazılan kişi evlenir.
♣ Birisi uzunca vakit eve dönmezse veya kaybolmuşsa ayakkabısına tuz dökülür. Kişi en kısa zamanda evine geri döner.

GDO Nedir – GDO Hakkında Bilgiler




Bir canlının gen diziliminin değiştirilmesi ya da ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, kısaca GDO adı veriliyor.
Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeeşit kesme,yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğucanlının DNA sından kesilerek çıkarılıyor.Sonra vektör adı verilen taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor.
Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO’lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates,balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor.
İnsanlık bugün doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO ların çeşitli yollardan yayılarak yeni Frankeştaynlar yaratma tehlikesiyle karşı karşıya.

Neden GDO ya Hayır.
Canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı,biyolojik çeşitlilik,ekolojik dengenin bozulması,ekonomik bağımlılık,canıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır.
Yaşam bütündür ve canlı organizmalar (maikroorganizmalar,bitkiler,hayvanlar ve insanlar), milyonlarca yıl boyunca değişerek bu güne geldiler.
İnsanlığın da yaşamsal ihtiyaçlarının kaynağı olan bu zenginlik, dengeli bir alış-veriş ve ekolojik bütünün her bir unsuru (tüm canlılar, toprak,su,güneş,ay,hava vs.) ile etkileşimiçinde gelişerek çeşitlendi.
Bu değişim, doğal olmayan yollarla ,sadece belli noktalarda hızlandırılsa ne olur?

GDOların Tehdit ve Riskleri
1. Biyolojik Çeşitlilik, Tarımsal Biyoçeşitlilik ve Doğal Dengeye Etkileri
Yerel türler tehdit altında.Yaşam bir bütündür ve gen halkalarındaki en küçük bir değişiklik beslenme zinciri yoluyla bütündeki diğer parçaları da etkiler.
Sonuçta insan, hayvan,bitki,mikroorganizmalarda yapılan herbir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği, yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğine etkileyecektir.
Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki verimi yüksektir ama, bir hastalık ya da zararlı sayesinde o türün yok olması ve dünyada artık başka bir buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilir.
Modern tarım yüzünden zaten çeşitliler çok azlmış durumdadır.Asya’da mevcut 140 bin çeşitten sadece 6 sı ekili toprakların %70 ini kaplıyor. Azalan çeşitler ise tamamen GDO tehdidi altındadır. Çünkü GDO ların aktarılmış genleri çevresinde geleneksel yöntemle üretilmiş ürünlere geçebilmektedir. Arılar, kuşlar, böceklerve rüzgar gibi tozlaşmayı sağlayan etkenler GDO lu polenleri komşu tarlaya taşıyor ve oradaki üründe de genetik değişikliğe yol açıyor. “GEN KAÇIŞI” adı verilen bu bulaşma sonucu yaşamın sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıyan bitkiler tek tipleşmekte ve doğal çeşitlilik azalmaktadır. Milyonlarca yılda oluşan türler 5-10 senede yok olmaktadır.
Birkez gen aktarımı başlatılınca genetiği değişmiş ürünün, genetiği değişmemiş ürünlere bulaşması -ileriki nesillere de aktarılacağından- önlenemez hale gelmektedir.
Yararlı böcekler yok oluyor. Zararlı böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bazı bitkilere aktarılan toksin (zehir ) karakterli genler o böcekleri yiyen yaralı böcek türlerinin de yok olmasına neden oluyor.
(Toksin karakterli BT(Bacillus thuringiensis)geni aktarılmış bir bitkiyi yiyen bir böcekle beslenen Uğur böceği (gelin böceği) gibi yararlı böceklerin ölüm oranının arttığı ve gelişmelerinin geciktiği saptandı-Hagedorn 1998)
Bir risk ise toksinin etkin olduğu böcek türleri bu toksine zamanla dayanıklılık kazanıyor olması.(ABD de bt genli pamuk ekili alanlarının bir kısmında, pamuk koza kurdunun etkili olarak kontrol edilemediği gözlendi-Alam 1999)
Yabacı otlara dayanıklı genlerin aktarıldığı bitkilerin diğer canlılar ( uğur böceği) üzerinde öldürücü etki yaptığı gözlendi ( Steinbrecher,1996)
Böceklere ve yabancı otlara dayanıklılık geni aktarılmış bitkiler, zamanla o böcekler ve yabancı otlarda dayanımı arttırdığı için çok daha fazla tarım ilacı kullanılmasına yol açabiliyor. Yabani otlara karşı dayanıklılık geni aktarılmış bir bitkinin değiştirilmiş genleri rüzgar, kuş, böcek,arı vs. gibi etkenlerle başka bitkilere bulaşıyor ve bu geni almış yabancı otlar savaşılması güç bir şekilde çoğalıyorlar.
Ayrıca yabani ot ilacına dayanıklı genler aktarılmış bir ürünün yetiştiği tarlaya ertesi yıl farklı bir ürün ekildiğinde, tarlada kalan geçen yılın GDO lu ürünü yeni ürün için yabancı ottur. Ancak eski GDO lu yabani otlara dayanıklı olduğundan çiftçi için büyük sorun yaratıyor ve yeni ürüne şans tanımıyor, onunla mücadele etmek imkansızlaşıyor.
(Yabancı otlara doğru gen kaçışı nın kolza ve pancarda belirginleşmesi Fransa Tarımsal Araştırmalar Ulusal Enstitüsü’nün (INRA) yabani otlara dayanıklı tüm kolza varyetelerini stoktan çıkarmasına neden oldu.)

İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ
GDO lu bitkiler yüksek allerji riski taşıyor. Allerjenler, genetik mühendisliği yoluyla bireylerin güvenli olduğunu düşündükleri için tüketmekte sakınca görmedikleri besinlere de aktarılabiliyor. Bu durumda birey allerjeni taşıdığını bilmediği besini tüketerek kendini riske atabiliyor.
(11 Aralık 2003′te Rusya’da bir gurup bilim adamı son üç yıl içerisinde allerji belirtisi gösteren hastaların sayısında 3 kat artış olduğunu ve bunun altında yatan nedenin Genetiği Değişmiş Ürünler’in (GDÜ) tüketimi olabileceğini açıkladılar.-Traavik ve Smith, 2004)

Toksik (zehirleyici ) Etkiler
Araştırmalar GDO lu patateslerin fareler için toksik etki yaptığını, bağışıklık sisteminde bozukluklar,viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğunu ortaya koyuyor.
(1980 lerin sonunda bir Japon firması triptofan adlı bir aminoasidi bir bakteriye ürettirerek bbesin takviyesi olarak ABD de satışa sundu.Aylar içinde ürünü kullanan kişilerde sinir sistemini etkileyen, kas ağrıları ve kandaki bazı hücrelerin sayısında artış ile seyreden eozinofili-miyalji sendromu ortaya çıktı. Bu sorunları yaşayan 155 kişşide kalıcı hasar meydana geldi,37 hasta yaşamını yitirdi.Mayeno ve Gleich,1994 . Yapılan incelemne sonucu genetiği değiştirilmiş bakterideki artmış triptofan üretiminin toksik bir yan ürün oluşumuna yol açtığı ve sendromun toksik madde nedeniyle ortaya çıktığı anlaşıldı.)

Antibiyotiğe Karşı Dayanıklılık Oluşturması
GDÜ lerin üretimi sırasında belirteç gen olarak kullanılan antibiyotik direnç genlerinin en büyük tehlikesi, ortamda bulunan bakteriler aracılığı ile yayılması.
Bakteriler arasında doğal yollarla gen alışverişi yapıldığı biliniyor.Antibiyotik direnç genlerinin hastalık yapan mikroorganizmalar geçişi, bu bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların kontrol altına alınmasımı güçleştiriyor. Bu tür ürünleri tüketen canlının sindirim sisteminde bulunan bakterilerin, o ürünün yapısında bulunan antibiyotik direnç genini alması mümkün.

Bt nin ( Bacillus thuringiensis) etkileri
Tarımda uzun zamandır böcek öldürücü olarak kullanılan Bt spreyi toprakta parçalanıyor. Ayrıca tüketilen ürün yıkanarak Bt spreyinden arındırılabiliyor. Ancak Bt geni aktarılmış ürünlerde Bt toksininin parçalanması ya da ürünün yıkanarak temizlenmesi söz konusu değil. Bu durumda Bt toksini bütün etkisini ürün tüketilene kadar, hatta belki de tüketildikten sonra da sürdürüyor.
Bt geni aktarılmış ürünlerin tüketiminde bireyin maruz kaldığı Bt toksini miktarı Bt spreyindekinin 10-100 katı.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler Bt toksininin memelilerde aktif olduğunu, sindirim sisteminde parçalanmadığını, bağırsaklarda bağlanabildiğini ve insan sağlığı açısından tehdit oluşturabileceğini ortaya koyuyor.
( Filipinlerdeki bir Bt mısır ekim alanının yakınında yaşayan köy halkında solunum yolu, sindirim sistemi, cilt reaksiyonları ve ateşle seyreden hastalığın, mısırın polen saçtığı dönemde ortaya çıktığı fark edildi. Bu bireylerin kan örneklerinde Bt toksinine karşı antikorlar saptandı-Travik ,2004)

Sağlıksız Hayvanlar ve Hayvansal Ürünler
Örneğin süt verimini arttırmak için ineklere GDÜ lü ürünler veriliyor. Bu hayvanların sağlıkları bozuluyor.Meme enfeksiyonları, rahim, sindirim sistemi bozuklukları, yumurtalık kistleri görülüyor. Gebelik oranı düşüyor.Antibiyotik kullanma sıklığı artıyor.
Bilim insanları ayrıca iki tür potansiyel tehlikeye dikkati çekiyor; durgun virüsleri yeniden harekete geçmesi ve virüsler arasında yeni bulaşıcı diziler oluşturabilecek kombinasyonlar!…

Sağlıksız Beslenme ve Yol Açtığı Sorunlar
Sadece verimli ve dayanıklı birkaç ürün yetştirilmesine yol açan GDO ların yarattığı en büüyk tehlikelerden biri de gen çeşitliliğinin yok olmasıyla birlikte insanlarıtek tip gıda almak zorunda bırakıyor olması.
Tek tip gıdalar insanların sağlıklı ve dengeli beslenmesini engelleyecek. Bu durumda tek tip beslenmeye mecbur kalacak olan yoksullar sağlığını yitriyor, maddi imkanı iyi olanların da gıda takviyeleri, tedavi yöntem ve ilaçlarına büyük miktarda para harcaması gerekiyor.

Ekonomiye ve Üretime Katkısı
Yaşam patentlenemez ! GDO lar ekonomik bağımlılık ve canlıların yaşam hakkının ellerinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanınması açısından önemli tehdit ve riskler taşıyor.

GDÜ lerin ekonomik olarak getirdiği en büyük sakıncalardan biri bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması.Bu çalışmaları yapan şirketler en büyük kazançlarını patent bedeli tahsil ederek sağlıyorlar.Çiftçi terminatör genlerle kısırlaştırılan tohumları heryıl yeniden almak zorunda kalıyor. Bu da çiftçiyi çok uluslu tohum üreticisi şirketlere bağımlı kılıyor.

Dünyanın önde gelen GDO üreticisi firmalardan tohum alan çiftçilerin ürünlerinin verdiği yeni tohumları tarlalarına ekme hakları yok. Üretici firmalar bu tohumların korsanlığını yapanların önüne geçmek için komşu ispiyonu gibi en basit yollardan dedektif tutmaya kadar her yola başvuruyorlar. Bu güne kadar 100 çiftçi mahkeme sürecinden kurtulmak için ürünlerini yaktı, üretici firmaya tazminat ödedi ve banka hesapları incelemeye alındı.